Bitpazarından, Milano Expo’suna

Osmanlı’daki Expo geleneği ve Türkiye’nin Milano Expo’sundaki içler acısı hali üzerine tarihsel ve kişisel bir değerlendirme.

Woody Allen’ın, 2011 yılında çektiği “Midnight in Paris”, yani “Paris’te Geceyarısı” isimli filmi, belki de en çok ses getiren ve hafızalardan silinmeyen filmlerinden bir tanesi oldu. Filmi seyretmemiş olanlar ve hatırlamak isteyenler için kısaca özetlemek gerekirse, Hollywood için popüler senaryolar yazıp, Amerika’da büyük bir üne ve servete sahip olan Gil Pender nişanlısı ve nişanlısının ailesi ile beraber tatili geçirmek için Paris’e gelir. Yazarımız, kariyerinin doruklarındadır, parası da vardır, ünü de yerindedir ve bir aile kurmanın arefesine gelmiştir. Yani modern dönemin şartlarına göre mutlu olabilmek için gereksinim duyacağı her şeye sahiptir ama her şeye rağmen o mutsuzdur ve sahip olduğu hiçbir şey onu tatmin etmemektedir. Yazarımız Amerika’da yaşayıp, Hollywood için popüler senaryolar kaleme alarak büyük paralar kazanmaktansa, Paris’e yerleşip uzun zamandır üzerinde çalıştığı romanını tamamlamayı ve daha az kazanıp, gerçek edebiyat yapmayı yeğlemektedir.

Aynı zamanda antikalara ve eski eşyalara karşı da büyük bir ilgi ile yaklaşan Gil Pender Paris seyahati boyunca devamlı müzeleri, antikacıları ve bitpazarlarını gezer, zaten bitirmeye çalıştığı romanının kahramanı da bu eskicilerde çalışan ve günümüze geçmişten izler taşıyan bir karakterdir. Derken bir gece yarısı Paris’in sokaklarında gezen Gil Pender, tesadüfen bindiği bir araba vasıtasıyla 1900‘lerin Paris’ine gider ve Fitzgerald’lardan, Dali ve Picasso’ya, Hemingway’den, Gertrude Stein’a kadar idolleştirdiği bir çok yazar ve sanatçı ile tanışma fırsatı yakalar. Her şey çok güzel ve heyecanla devam ederken Gil Pender esasında sadece kendsinin değil, geçmişte yaşayan insanların da geçmişe özlem duyduğunu farkeder. Başka bir gece ikinci bir araba vasıtasıyla 1800‘lerin Paris’ine giderler ve o yıllarda da fazla bir şeyin değişmediğini, o devrin insanlarının da Rönesans döneminde yaşamak istediklerini görürler. Yani ne kadar eskiye gidilirse gidilsin, geçmişe özlem duygusu ve heyecanı değişmememekte, insanlar devamlı olarak kendilerinden önceki dönemlerle bağlar kurma ve o devirleri idealize etme eğilimdedirler.

Tarihçi olmak demeyeceğim ama tarihe ilgi duymanın arkasındaki güdü de belki bu geçmişe olan özlem ve geçmişten günümüze bir şeyler taşımanın verdiği heyecandır. Woody Allen’ın da dikkat çektiği gibi bu güdünün tatmin edildiği en önemli merkezlerin başında ise bitpazarları gelir. Her ne kadar bitpazarı kültürü bizde yeni yeni gelişmeye başlasa da Avrupa’da bitpazarlarının yüzlerce yıl gerilere giden tarihleri ve bir seremoni halini alan adetleri vardır. Bu konudaki en önemli merkez şüphesiz Paris’tir ama çok küçük diğer Avrupa şehirlerinin dahi mutlaka belli günlerde kurulan ve geçmişleri çok gerilere giden bitpazarları vardır. Ben de son üç aydır Milano, Pavia, Torino, Bergamo, Genova, Venedik ve Padova’daki, kısacası Kuzey İtalya’nın büyük bir kısmındaki bitpazarlarını, antikacıları ve sahafları gezdim. Buralarda Viyana Kuşatması’ndan, 93 Harbi’ne, İstanbul gravürlerinden, Osmanlı minyatürlerine kadar, Osmanlı tarihine ve İstanbul’a dair bugüne kadar hiç görmediğim birçok obje bulup satın aldım.

1900 Paris Expo'sunun Katolğu (1)

Benim yaşadığım şehir olan Pavia, yetmiş bin nüfuslu küçük bir üniversite şehri. Fakat bu küçük şehir de bile devamlı düzenlenen bitpazarları ve kuruluşları bir kaç asır öncesine giden sahaflar ve kitabevleri mevcut. Geçtiğimiz günlerde Pavia Üniversitesi’nin hemen karşısında yer alan ve 1854 yılında kurulmuş olan De Bernardi Grafica isimli sahaftan 1900 yılındaki Paris Expo’sunun katalogunu buldum. Katalogda tabii ki Expo’da yer alan Osmanlı İmparatorluğu’ndan da bahsediliyordu ve Osmanlı pavyonun da bir fotoğrafı yayınlanmıştı.

Expo, yani dünya fuarı neredeyse tüm dünya ülkelerinin katılımının sağlandığı uluslararası kimliği ile olimpiyatlardan bile daha prestijli ve bulunduğu şehre maddi manevi çok daha büyük getiriler sağlayan bir organizasyon. Sanayi Devrimi ile beraber doğan ve dünya ülkelerinin, gelişimlerini, icatlarını ve geleneksel yaşamlarını sergiledikleri Expo ilk olarak 1851 yılında İngiltere’de düzenlendi. Osmanlı İmparatorluğu da tüm dünyanın katıldığı bu büyük organizasyona kayıtsız kalmamış ve nerdeyse başlangıç yıllarından itibaren büyük hazırlıklarla dünya fuarlarına katılmıştı. Osman Hamdi Bey’lerden Abdullah Biraderlere, Sébah & Joallier’lerden Hereke ve Yıldız Porselen fabrikalarına kadar tüm sanatçıları, teknik ve sanayi kuruluşları ile dünya fuarlarında boy gösteren Osmanlı İmparatorluğu, katıldığı birçok fuardan ödüller ve nişanlarla geri döndü. Özellikle 1867‘deki Paris Expo’sunun açılışına bizzat Sultan Abdülaziz’in katılması Avrupa’da çok büyük bir olay olmuş ve sultanın ziyareti nerdeyse Expo’nun önüne geçmiş, o sene Paris modasında hilafetin rengi olan yeşilin moda olmasına kadar Sultan Abdülaziz’in ziyareti hemen her alanda varlığını hissettirmişti.

Sahaftan satın aldığım katalogda verilen bilgilere göre Osmanlı Pavyonu’nun komiserliğini o sıradaki Paris Büyükelçisi Münir Bey üstlenmiş, pavyonun tasarımını ise Chicago Sergisi’ndeki Osmanlı Pavyonu’nu da hazırlayan Mösyö René Dubuisson yapmıştı. İnşasına tam 400.000 Frank’ın harcandığı Osmanlı pavyonu Osmanlı mimarisinde ve İstanbul’un meşhur kubbeli yapılarının bir kopyası olarak inşa olunmuştu. Osmanlı pavyonunda Hereke Fabrikası’nın meşhur halılarından örnekler, İmparatorluk Porselen Fabrikası’nın mamulatları, Şam’dan İzmir’e kadar imparatorluğun dört bir yanından getirilen çeşitli objeler, Boğaziçi’nin panoramik fotoğrafları, askeri müzeden getirilen tarihi Türk kostümleri sergisi ve Kudüs ve Betlehem’den fotoğraf ve resimler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı pavyonunun içinde bir Türk restaurantı, tipik bir Türk kahvehanesi ve çeşitli Osmanlı tütünlerinin denenebileceği bir de mağaza bulunuyordu.

Bu kitap elime geçtikten sonra, ister istemez bir kaç hafta önce gezdiğimiz Milano Expo’su ve buradaki Türk pavyonunun hali aklıma geldi. 1900 yılındaki Türk bölümünü okuduktan sonra 115 yıl sonra Türkiye’nin hala uluslarası bir ortamda kendisini nasıl sunduğunu görmek hakikaten ibretlik bir vakaydı. 31 Ekim günü kapılarını kapatan Milano Expo’su, Türkiye’nin gündemine yedi sene kadar önce oturmuştu. Zira 2015 Expo’su için Milano’nun karşısındaki rakip şehir İzmir’di. İzmir, Expo adaylığına, “Herkes için sağlık: Daha iyi bir yaşam için yeni yollar” konsepti ile katılmış ve yerel belediyelerden cumhurbaşkanlığına kadar tüm Türkiye, İzmir’in bu yarışı kazanması için seferber olmuştu. Fakat Paris’te yapılan oylamalarda İzmir’in aldığı 65 oya karşı, Milano 86 oy aldı ve 2015 yılında Expo’nun Milano’da yapılması kabul edildi.

Altı ay boyunca devam eden ve 140 ülkenin katıldığı Expo’nun konsepti, “Gezegenimizde Beslenme: Yaşam İçin Enerji”ydi. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın ziyaret ettiği Expo’da sürüdürülebilir enerji, doğal yaşam ve organik beslenme konusunda birçok ülke geliştirdikleri birbirinden yaratıcı proje ve konseptlerle ön plana çıktılar. Örneğin, arıcılık ve arıcılığın sürdürülebilirliği üzerine yoğunlaşan İngiltere, pavyonunu dev bir arı kovanı şeklinde tasarlamış ve teknolojiyi kullanarak arıcılığın evrelerini keyifli bir şekilde sergilemişti. Güney Kore’nin standında ise sadece sürdürülebilir enerji hakkında hazırlanmış bir kısa film vardı. Fakat hem bu kısa filmin kapsamı ve getirdiği öneriler, hem de tüm standın sürdürülebilir enerji üzerine kurulu olması Güney Kore’nin önünde uzayan sıraların oluşmasına yetti. Japonya ise geleneksel yaşamı ve sanatları üzerine yoğunlaşarak birbirinden etkileyici çeşitli gösteriler hazırlamıştı ki Japonya pavyonunun önünde 4-5 saati bulan sıralar uzanıyordu.

Türkiye standı ise, Expo alanının sonlarında yer alıyordu ama Türkiye için büyük bir alan ayrılmıştı. Belki de bu kadar büyük bir alanın verilmesinden ötürü, Türkiye, kendi pavyonunda ne yapacağını bilememiş ve birbirleri ile hiç alakası ve belli bir konsepti olmayan her şeyden biraz serpiştirilmiş bir sergi alanı düzenlenmişti. Türkiye pavyonun girişinde, Türkiye’nin çeşitli köşelerinden, tarım ile uğraşan insanların, yapılan üretimin ve ülkenin çeşitli köşelerini gösteren fotoğrafların sergilendiği bir barkovizyon gösterisi vardı. Bu barkovizyon gösterisinin hemen karşısında ise konuyla nasıl bir alakası olduğu bilinmeyen ve nereye gidilse oraya götürülen Paşabahçe’nin ilk mamulatları olan Çeşmibülbüllerin sergilendiği bir bölüm vardı. Biraz daha ilerlediğimizde ise bir duvarın içinden uzanan avuçların içerisindeki tohumları ve hemen bunun önünde Mısır Çarşı’sında satılan bazı baharatlardan örneklerin sergilendiği bir standı gördük. Bunların hepsi tamam ama tüm bunların karşısına, konusu sürdürülebilir enerji ve doğal beslenme olan bir sergide, pavyonun tam ortasına iki büyük döner asılmış ve değil İtalyanca, İngilizce dahi bilmeyen görevlilere, döner, cacık ve baklava sattırılıyordu. Dönerlerin arkasında ise yine nereye gidilse götürülen çiniler yerleştirilmişti.

Biraz daha ilerlediğimizde ise Türkiye Pavyonu’nun içerisinde iki ayrı odanın daha olduğunu gördük. Odalardan ilkinde bir barkovizyon gösterisi vardı ve Osmanlı minyatürlerinden derlenmiş çeşitli sofra, mutfak ve yemeğe dair görseller sergileniyordu. Osmanlı minyatürlerinin sergilendiği bu bölümde arkada dinletilen müzik ise Serdar Ortaç’ın şu an adını bile hatırlayamayacağım, Expo ile veya Osmanlı minyatürleri ile ne alakası olduğunu da bir türlü anlayamadığım müzikleri çalıyordu. Diğer oda da ise Türk kahvesi ile ilgili bir sergi vardı, ama bu sergiyi de kaçırdım diye üzülmeye değmez çünkü çeşmibülbüller gibi nereye gidilse götürülen kahve fincanları, dibekler ve kahve çekirdekleri buraya da taşınmıştı

Bu sergi salonlarından çıktığımızda ise ortasında dönerlerin asılı olduğu Türk Pavyonu’nda bangır bangır Müslüm Gürses çalıyordu. Hadi bir ümittir diyerek tüm bölümleri gezdikten sonra bir de pavyonun bir köşesinde hazırlanmış hediyelik eşya bölümünde girdik. Burada da Mahmutpaşa’dan Milano’ya direk getirilmiş pembe plastik şişelerin içinde gülsuları, yeşil hac tespihleri, bir de Hürrem yüzükleri satılıyordu. Hala kendimi çok şanslı addediyorum ki Expo’yu yabancı bir arkadaşımla gezmek gafletinde bulunmadım zira daha sonra başka arkadaşlarımın nasıl utanç içinde kaldıklarını tek tek dinledim. Allahtan benim beraber gezdiğim insan İstanbul’dan bir sanat tarihçisiydi de günü kendimizden utanarak kurtardık.

Şimdi, öncelikle şunu söylemek gerekir ki altı ay boyunca açık kalan, milyonlarca insanın ziyaret ettiği uluslararası bir ortamda Türkiye’nin sergilediği bu ucubelik, umarım İzmir’de neden başarısız olduğumuzu anlamamıza yetmiştir. Dahası hiç bir yabancıyı bizi tanımamakla ve bize karşı oryantalist yaklaşmakla suçlayamayız çünkü daha biz kendimizi, kendi kültürümüzü, kendi geçmişi bilmiyoruz, tanımıyoruz. Bunca sanatçının, üreticinin, fikir insanın yaşadığı ve birçok nedenden ötürü zar zor üretim yaptığı bir ülkede, hiç kimsenin fikrine ve danışmanlığına başvurulmadan, gidilen her yere taşınan birkaç obje ile uluslararası bir arenada temsiliyet sağlamak, daha da kötüsü yanlış bir temsilyet sağlamak nasıl kabul olunabilir bilemiyorum.

Japonya örneği gibi güncelle geleneğin harmanlandığı yorumların getirilmesinden zaten vazgeçtik. Fakat, güncele ve modern sanata dair hiçbir şey yapılamayacaksa dahi böylesine zengin ve köklü bir tarihe ve kültüre sahipken böyle bir ucubeliğin sergilenmesi nasıl açıklanabilir? Klasik batı müziği ile eş değer derecede geniş bir külliyata ve köklü bir geçmişe sahip olan Klasik Türk Müziği varken, konuyla hiç alakası olmayan ayrıca bizi ve kültürümüzü de yansıtmayan müziklerin kullanılması nasıl açıklanabilir? Saray hayatını, kahve kültürünü, Osmanlı üretim tarihini ve teknolojisini bilmeden her yere minyatür, çeşmibülbül ve kahve taşımak nasıl açıklanabilir. Artık devamlı birilerini suçlayıp, uluslararası arenarlardaki kayıplarımızla yakınmaktansa önce dönüp kendimize bakmanın ve herkesten önce bizim kendi kültürümüzü tanıma vakti çoktan geldi de geçiyor. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek, 2016 yılındaki Expo’ya ise Antalya ev sahipliği yapacak, umalım da iyi bir katılımcı olamayan Türkiye bu sefer iyi bir ev sahibi olabilsin.