Bir Limonata Daha?

“Ne de olsa her felaket, evvela bir cümleydi. Rutubetli tenin acı cümlesi…”

Tatil yorar.

Tatil yorar; dinlenme, arınma, mutlu olma çabası yorar. Bu çabanın zorunluluğa dönüşmesi yorar. Tatil sıradan yaşamdan, alışılan benlikten kopma çabasıdır –yorar. Kendinden sıyrılmaya, her günün bedenini yapay bir deri gibi kaplayan tortusundan kurtulmaya çalışır insan tatilde. Daha hafif bir ben olmak, var olmanın dayanılmaz hafifliğini tatmak ister…

Anlatının sonunda Kaygusuz okura bir rahatlama payı sunmaz; yaşam sıradan kötülüğü içinde sürer herkes için. İki barbar da son hamlesini yapmıştır…

 

“Ne de olsa her felaket, evvela bir cümleydi. Rutubetli tenin acı cümlesi…”

Tatil yorar.

Tatil yorar; dinlenme, arınma, mutlu olma çabası yorar. Bu çabanın zorunluluğa dönüşmesi yorar. Tatil sıradan yaşamdan, alışılan benlikten kopma çabasıdır –yorar. Kendinden sıyrılmaya, her günün bedenini yapay bir deri gibi kaplayan tortusundan kurtulmaya çalışır insan tatilde. Daha hafif bir ben olmak, var olmanın dayanılmaz hafifliğini tatmak ister… (“Deniz, kumsal ve rüzgâr, ölen madenciler, ay ışığıyla öpüşen gök, sokaklarda dövülerek öldürülen direnişçiler, her büyüleyici güzellik kadar her kahredici felaket, omuzlarındaki güneş yanıklarına göre gelip geçici şeylerdi.”)

Genellikle başaramaz.

Başaramaz çünkü en başta bir zorunluluğa dönüşür tatil: Mutlu olmak zorundasınız. Eğlenmek, sıradan yaşamınızdan uzaklaşmak, bir başkası –daha hafif bir başkası– olmak zorundasınız. Sıradan yaşamı da zaman zaman bulandıran bu “pozitif” baskının kısa süre içine sıkışıp tam bir dayatma ve yapaylık haline gelmesi, tatili acılaştırır. Sihirli değnekler, kısa mutluluk reçeteleri her zaman geri teper. Tatil yorar.

Bu başarısızlığın bir yönü daha vardır elbet: Benliğinizin bir kısmını soyup atarak gidersiniz tatile. Amaç budur; yükü azaltmak. Oysa alışılan benlikten sıyrılma çabası şaşırtıcı olmayacak biçimde tatsız sonuçlanır. Ortaya olsa olsa kopuk, karanlık yüzleri çıkar insanın, barbarlığı çıkar. Dizginleri koparma hali kötücül meraka, zalimliğe, bencilliğe, hoyratlığa kapı aralar. Tatilde insan illaki yoklar aralık kapıları. Kendine açılan yeni bir kapı bulma umuduyla…

Tam şimdi, şurada, insanın tüm kötücüllüğünü ve mutsuzluğunu tatilin üstüne yıkmadan, durup nefes almak ve Sema Kaygusuz’un Barbarın Kahkahası’nın kapağını aralamak gerek belki de. Ve elbette Mavi Kumru Motel’in kapılarını…

Bir yaşam sahnesidir Mavi Kumru Motel. Kaygusuz, anlatının mekânını kurarken adeta bir mikro dünya inşa eder; çatışma ve kırılma anlarını, bu mekân ve mekânın çelişkileri yardımıyla teşhir eder. Çalışanların beklenti ve umutları, ziyaretçilerin kaçış ve sancıları iç içe geçer bu sahnede, bu mikro dünyada. Yaşamın renklerini aralamak için mükemmel bir ortam: Bir yandan ekmek kapısıdır, sıkıntıları ve zorunluluklarıyla gündelik yaşamın ta kendisidir Selçuk için, Alikâr için, Ferhan için. Öte yandan dinlenmeye, kendilerini, en çok da sıkıntı ve zorunluluklarını unutmaya gelen ziyaretçilerin gündelik yaşamdan kaçışıdır. Ufuk ve Eda, Okan, Serpil ve Ozan, Gülenay ve Ömer, İsmail ve Melih, Turgay ve Nihan, Simin…

Oysa kimse pek uzağa kaçamaz. Birisi olmadık yerlere çiş yapıp tatilin kusursuzluğunu lekelemektedir. Bu da yetmezmiş gibi, başka birisi kan döküp, hayvanlara kıyarak tatilin düşsü arınmışlığını kirletmektedir. Kimileri için komik kimileri için öfke uyandırıcı barbarlıklardır bunlar; Kaygusuz’un ortaya koyduğu trajedi yaşamın trajikomik sıradanlığına işaret eder adeta.

Büyümüş de küçülmüş olanın kan dökerek yarattığı ürküntü ile küçülmüş de büyümüş olanın yarattığı çiş kargaşası arasında müphem bir bağlantı var bence. Evcil hayatlarımıza sızmış biri çocuk, diğeri yetişkin iki barbar, hicveden bir kahkahayı, karşılıklı atışan âşıklar gibi tamamlıyorlar.”

Bu iki barbar kusursuz bir dünyanın ayrıksı iki canlısı değildir elbette. Yavaş yavaş ortaya serilir ödeşilmemişlikler. Kaygusuz iki barbarın yarattığı karmaşayı moteldekilerin gözlerinden, farklı kaygılar ve farklı yaşanmışlıklarla aktarır. Bir yandan da bu hayatların bastırılmış, gömülmüş yükleri, kırıklıkları ortaya çıkar. İster çalışan ister ziyaretçi, herkesin kaçtığı benliği, kaçtığı yaşamı bir bir dökülür heybeden –evet, o çiş ve kan lekeleriyle dolu heybeden.

Selçuk ve Alikâr’ın esrik sohbeti taşranın hoyratlığıyla, kapkara yalnızlığıyla doludur. Doyurulmayacak bir açlıktır; eksik kalan bir dokunuşa, hedefine dokunamayan sevdaya ağıttır. “Ama bu dilim yok mu ah dilim benim. İlk yabancı lisanım, kendi dilim.”

Ufuk ve Eda (“Göz nesneyi göremez, nesnenin yansımasını üretir. İnsan mevcudiyetinin icap ettiği şekilde zihniyle gören bir mahlûk olduğu için, baktığını değiştirmekle kalmayıp her harikayı ve melaneti birbirine benzeterek varlığın has ışığını çalar. Koklamadan, değmeden, tatmadan, işitmeden bakanlar, gerçeği gördükleri kadar zannederler”) değişmez görünen bir güç dengesinin kırılganlaştırdığı hırçın bir ilişkiden haykırırlar birbirlerine, birbirlerini duymayarak. “Önce herkesin kabul etmesi gerek, sevişmek bir ayrılık vakasıdır aynı zamanda.”

İsmail ve Melih’in aşındıran arkadaşlığı, kemirgen aşkı (“Aşkı kemirerek de yan yana gelir insanlar”) bir cinnete dönüşür usulca. “Her sabah alacaklı uyanıyorum ben. Ne hak ettiğimi bilmeden hakkım olmayan her şeyi istiyorum.”

Okan ve Serpil’in sıradanlığın bayağılığına boğulmuş, boğuldukça kötülüğün sıradanlığına bulanmış yaşamından ortaya çıkan, ortaya çıkma savaşı veren Ozan. Başkasının kanıyla kendini var eden Ozan… “Oğlan, yeni edindiği mezhebini taşıyordu sırtında. İpeksi dokunuşunu, gösterilmemiş merhametin. Ölüsünü getiriyordu çocuk. Tek bildiği ölüm imasını.”

Bir yanda Turgay ile Nihan. Bir sırrın ağırlığı altında kalmış iki insan. Biri sırrın zulmüyle ezilmiş, diğeri isyankâr ve umutsuz. “Bizim sırlarımız asitlidir. Kökünden kurutur ağaçları. Utanç fışkırır topraktan. Bırak büyülenmeyi, dinlemeye tahammül edemezler. Ahlaksızca inkâr ederler. Kanıt göstersek de inanmazlar. Sen daha cümleni bitirmeden zalimleşirler. Şuursuzca öyle bir şey olmuş olamaz derler. Namertlik kaldığı yerden devam eder. Bugün sırdaşlık nedir biliyor musun? Saklanmaktır. İçin için delirdiğini herkesten saklamaktır. Gördüğün kâbusu anlatamamaktır. Tırnağın kadar güvenmediğin puştlarla iç içe yaşamaktır.”

Ve elbette Simin. Anlatıda sesini doğrudan duyduğumuz, bize insanı anlatan, şifayı fısıldayan Simin. Geniş şapkasının sakladığı yüzüne kazınan izleri anlatının en sonunda –ama yine bölük pörçük– okuduğumuz Simin. “Sabahları bir saat konuşmamayı beceremedikten, hayvan eti yedikten, vecd içinde nefesini dinleyemeyip zihniyetini değiştiremedikten sonra kanserden korunmak için çiş banyosu yapsan ne yazar.” Simin susmayı bilen ama konuşkan bir kadın; gözleri ve kalemi susmuyor zira Simin görüyor. “Görmek ağır bir yüktür. Gördüğünü adlı adınca söyleyebilmekse serinkanlılık ister.” Katliamdan sağ çıkmanın bedelidir belki görmek. Hangi katliam diye soranlara “Ne fark eder?” diyebilmektir…

Anlatının sonunda Kaygusuz okura bir rahatlama payı sunmaz; yaşam sıradan kötülüğü içinde sürer herkes için. İki barbar da son hamlesini yapmıştır; katil rüştünü ispat etmiş, tatil yorgunu ziyaretçiler sidikli limonatayla içlerini ferahlatmıştır…

Başa dönersek, tatil yorar. Yaşam gibi. Gerçekliğiyle, yüküyle yorar. O yük hiçbir molada atılamayacağı için; o trajedi, ister barbarın neşeli kahkahasında ister hüznün derin koridorunda yankılansın, tam da bizi anlattığı için yorar.

Mavi Kumru Motel’de kaçış yolları, çiş ve kan lekeleri içinde, kendine çıkar.

Yaşamda olduğu gibi.

 

Yazı Görseli: Ayça Licht