Bir Hayır Vardır Hayır’dan İçeri

İktidar blokunun söylemlerinde Hayır demenin suça dönüştürülmüş olması, üstelik sadece söylemde değil fiilen de Hayır’ın suç olarak muamele görmesi, gözaltılar, tutuklamalar, Hayır’ın terörle eşitlenmesi, iç savaş tehditleri, yeni Anayasa’nın bir teklif değil dayatma olduğunu apaçık gösteriyor.

Referandum bıçak sırtı bir süreç: Evet ya da Hayır. 16 Nisan’da çıkan sonuç her bakımdan uzun bir geleceği belirleyecek. 12 Eylül Anayasası’na Evet denilmişti ve böylece “cunta zihniyeti” sistemin kendini bypass etmesi olarak içselleştirilmişti. Cumhuriyet’in kuruluş Anayasası da travmatik bir belge sayılır; kendi hakikatini şiddetle bastıran, yerine inkarcı bir bilinç halini tahkim eden bir rejim inşasının travma belgesi. Demek ki, sadece geleceğin değil geçmişin de dahil olduğu bir bıçak sırtı süreç bu. Değişikliği referanduma sunulan Anayasa öncekinden de daha travmatik “yeni bir kuruluş hikayesi” olarak dayatılıyor topluma. Sistematik bir şiddet ve kara propaganda mekanizması işliyor. Siyasi iktidar, devletleşmenin verdiği pervasızlıkla karşıtlarını yalnızca şeytanlaştırmıyor, her geçen gün dozu artan bir keyfiyetle şeytanca muamelelere de maruz bırakıyor.

Bunun bir dayatma olduğunu anlamak zor değil. “Allah’ın lütfu” olan darbe kalkışmasından bir Olağanüstü Hal durumu yaratıldı ve buradan çıkarılmak istenen yeni Anayasa belli ki “operasyonel bir aklın” ürünü. İktidar blokunun söylemlerinde Hayır demenin suça dönüştürülmüş olması, üstelik sadece söylemde değil fiilen de Hayır’ın suç olarak muamele görmesi, gözaltılar, tutuklamalar, Hayır’ın terörle eşitlenmesi ve iç savaş tehditleri, yeni Anayasa’nın bir teklif değil dayatma olduğunu apaçık gösteriyor. Seçenekleri olan bir seçimden değil bir seçeneksizlik durumundan bahsedebiliriz ancak. Temsili düzeyde bile eşitlik ilkesini apaçık şekilde çiğneyen bir seçimden, en yüzeysel anlamında bile adil bir sonucun çıkmasını ummak imkânsız görünüyor. Temsili demokrasiyi savunmak savunmamak meselesi değil bu tam olarak, kendi kurallarına göre bile oynanmayan bir oyundan elde edilmek istenen fırsatlara yol vermemek daha çok. Çünkü, aleni kötülüklerine rağmen, süreci biçimlendiren zorbalık mantığına Evet denilebileceğini biliyoruz; kötülük çoğunlukla sıradanlaşır, normalleşir, uygun bir fırsatta da kendi normunu yasa haline sokar.

Üstelik ne olduğu dahi belli olmayan, kimsenin belli ki doğru düzgün anlamadığı bir Anayasa teklifi bu. Tek bildiğimiz yanı, görev ve yetkinin tek bir elde toplanacağı fakat bu muktedir elin hiçbir şeyden sorumlu tutulamayacağı bir düzen getiriyor olduğu. Dikkate değer tek argümanı eski Anayasaların vesayetçi bir zihniyetin ürünü olduğuna dair iddiasıdır, ancak şimdi talep edilen bir zorbalık ve keyfiyet düzeni olduğu için, söz konusu iddianın entelektüel bir hegemonya kurmaya yönelik yem olmaktan öte bir anlamı yok. Teklifin, kendi kanaat önderlerince bile rasyonalize edilememesinin nedeni açık; toplumsalı kapsayan, uzlaşı ve siyasal sorunlara çözüm arayan, buna kapsayıcı bir mutabakatla varmayı hedefleyen bir teklif söz konusu değil. Aksine, mevcut sorunları daha da ağırlaştıran, kutuplaşmaları derinleştirerek kendini güvenceye almak üzere iktidarı mutlak bir şekilde tahkim etmeyi arzulayan bir teklif söz konusu. Hayır’ın bunca düşmanlaştırılmasının sebebi de bu, çünkü bir düşmanlıktan ve düşman korkusundan ivme kazanmadığı sürece onaylanması, olumlanması imkânsız bir talep söz konusu.

Evet’in tekçiliği, tehlikesi, eşitsiz bir seçim süreciyle topluma dayatılmasından da rahatça anlaşılabilir. Operasyonel akıl, kendi icadı olan olağanüstü hal koşullarından sonuna kadar yararlanarak, devam edegelen yeni bir toplum sözleşmesi ihtiyacından kendisini güvenceye alacak bir düzenin sürekliliğini devşirmeyi hedefliyor. Karşısında ise, çoğul anlamlara sahip olan bir Hayır bulunuyor. Bu anlamların hepsinin hayırlı olduğundan söz edemeyiz, rahatça ırkçılığa ve tersinden –iktidarı terörle uzlaşmakla itham etmek üzere- terör söylemine yaslanmaya yönelen hayırcılıklar da mevcut. Hayır’ın tek bir ortak paydasından bahsedilecekse bu, söz konusu sürecin eşitsizliğine ve adaletsizliğine hep birlikte itiraz etme gerekliliği olarak ifade edilebilir. Gerçek bir yeni Anayasa üzerine konuşmanın koşulu söz konusu teklife Hayır demekten geçiyor. İtirazcılarını düşmanlaştırma ve fiziken sindirme üzerinden yapılan oylamanın ve buradan sağlanacak bir onaylamanın meşru bir rıza olmayacağı açık. Siyasi iktidar, 12 Eylül anayasasına Evet diyen toplumsal akıldan medet umuyor; hayırı terörle eşitlemenin ve evet çıkmazsa iç savaş çıkacağı tehditlerini sürekli dillendirmenin kaynağı bu olsa gerek. Böylece tıpkı darbe koşullarında olduğu gibi bir zorbalık hamlesini özgürleşme vaadi olarak sunuyor.

Evet’in tekçiliğini tek bir cümlede açıklayabiliriz. Buna karşılık, Hayır, bir anlam çoğulluğuna sahip. Bunu önemsemek, hayırları çoğaltırken çoğullaşmasını sağlamak, meseleyi bir iktidar-muhalefet çatışmasının ötesine taşıyacak şekilde düşünmek gerek. Hayır, bir itiraz hamlesi; fakat asıl meselesi de, bu itiraz anından itibaren başlıyor. Camus’den hareketle söyleyecek olursak, kime, neye, nerede, nasıl bir hayır? Neye neden hayır denildiğini anlatma çabası, geçmişin ve geleceğin anlamını inşa etme sürecinin asli zeminini oluşturuyor.

Anlaşılırlığı kolaylaştırmak açısından, Hayır’ı iki soru ekseninde ele almak gerek diye düşünüyorum: Niçin hayır diyoruz? Ve -aslında tam olarak- neye hayır diyoruz? Niçin sorusunun cevabını yukarıda anlatmaya çalıştıklarım oluşturuyor az çok ve bu, en basit haliyle, hem sürecin adaletsizliğine ve eşitsizliğine itiraz hem de siyasi iktidarın buradan devşirmeye çalıştığı rejime itiraz anlamına geliyor. Neye hayır dediğimiz ise, görünen o ki aslında tek başına ne bu süreçle, ne bu sürecin mimarı olan AK Parti ile, ne de siyasal İslam’ın iktidar hırsıyla sınırlı olarak açıklanabilir. Hayır bu noktada Evet’ten farklı olarak kendi içinde çok farklı anlamlara geliyor, hatta karşıt anlamlara bile.

Çünkü, “istibdata hayır” denildiğinde, kendi tarihi içerisinde Cumhuriyet’in de bir “istibdat rejimi” olduğunu görmezden gelmiş oluruz yalnızca. Oysa Hayır’ın, tam da bu noktada, “yeni Türkiye”ye karşı “eski Türkiye”nin savunusu ve onaylanması olmaktan çıkarılması gerekiyor – eğer ki mesele hakikatle ve adaletle başından yitirilmiş olan bağın kurulması ise. Bugünün rövanşist efendilerine itiraz etmek bir şeydir, bu itiraza dünün efendilerini de dahil etmek başka bir şey.

Hayır, demek ki bir başlangıç noktasıdır; hakikati ve adaleti mesele etmenin başlangıç noktası. Hakikatin ve adaletin ise envai çeşit sağ’lı sol’lu biçimlere bürünerek politik alanı işgal eden “aziz vatan”cılıkla ilgisi yoktur. Bu düzlemde Evet-Hayır bir başka seçeneksizliğin dayatılmasıdır yalnızca. Şerif Mardin’in siyasal sosyolojisiyle söyleyecek olursak çevrenin merkezi ele geçirmesini bir “vatan mevzu bahisse…” söylemiyle karşılamaya çalışmak, demokrasi talebini daha baştan kaybetmek anlamına gelir. Muhalefetin görevi, merkezin yeniden tahkim edilmesi ve güvenceye alınması değildir, bugün hiç olamaz.

Modernleşme tarihimiz bir “egemenlik kavgası” tarihidir bu yanıyla; siyasal alanın ve siyasal olanın buradan çıkarılması zorunlu ise, tarihsel-toplumsal bir yüzleşmenin güncelleştirilmesi siyasal düşüncenin olmazsa olmaz koşuludur. Anayasaların –şimdiye kadar olduğu ve bundan sonrada olacağı gibi- devleti toplumsala karşı korumak üzere topluma dayatılan bir baskı aracı olmak yerine, devletin hukukla sınırlandırılmış bir yapı haline getirilmesinin aracı olması da böylece mümkün olabilir.

Hayır, kesinlikle hayır, ama bu yetmez. Bu bir başlangıç noktası olabilir, ancak “başlangıç” kavramı da hayli tartışmalı bir duruma denk düşüyor mevcut tarihsellik içerisinde. Çoktan başlamış bir başlangıcın içindeyiz çünkü. Bize özgü anlamlarıyla “akıl tutulması” asla yeni, bu zamana ait, bu zamanın siyasal figürlerinden ibaret bir şey değil. Hayır’ı çoğaltabilirsek, bu uzun sürmüş, sürüp gitmekte olan başlangıcın karanlığından çıkmaya da bir karşı-başlangıç yaratmış oluruz. Bu, hayır’daki hayrı -reddiyedeki olumlu içeriği- hakkıyla ortaya koyabilmekle ilgili bir sorumluluk esas itibariyle. Her şerde bir hayır vardır, ne de olsa. İş ki, bu referandum vesilesiyle onu mümkün kılabilelim.