Bir Felaket Romanı: Resul

Türkçe edebiyat devlet eliyle halka yapılanlar yüzünden Felaket anlatılarıyla doludur.

İktidarın toplumla ilişkisi tarih boyunca birçok düşünürün dikkatini çekmiştir. İnsanlar topluluk haline gelir gelmez ortaya bir iktidar sorunu çıkar. Hiyerarşi nasıl düzenlenecektir, erk kimin elinde olacaktır vs. İktidar kendi devamını sağlamak için türlü yöntemler dener. Dil de bazı yönleriyle bir iktidar alanıdır. Özellikle ulus-devlet kavramının inşa süreciyle devletin, erkini sağlamlaştırmak için kullandığı en iyi araçtır çünkü kullanıcısını devamlı kendi koyduğu kurallar içinde hareket etmeye zorlar. Kullanıcısı, dil tarafından örülmüş bir hapishanenin içinde erkin devamlı tacizine uğramanın yanında bu erk tarafından dönüştürülen, değiştirilen bir mahkûmdur sanki. Birey, gündelik hayatta kendini ifade etmek için bu alana mecburi bir gönüllülükle girer çünkü kullanılabilecek en iyi iletişim aracı (genel anlamıyla) dildir. Verili dilin dışına çıkabilmenin en iyi yolu muhtemelen sanattır çünkü sanat eseri kendi dilini oluşturur. Her metnin kendi başına oluşturduğu bir dil vardır ve her sanat eseri ancak kendiyle temsil edilebilir. Sanat, Erk’in, bireye uyguladığı şiddete karşı çıkmanın sınırlı yollarından biridir. Yine Erk’in diliyle yazılan tarihe alternatif olabilecek tek tarih sanatın tanıklığıdır.

Erk’in dili şiddettir. Her türlü şiddeti kendisinde barındırabilen bir dil. Kendi devamını sağlayabilmek adına karşısındaki için Felaket’e dönüşme ihtimalini bünyesinde barındırabilen bir dil. Zulmün tarihi muhtemelen insanlığın tarihiyle birdir. Ya da ilk toplulukların ortaya çıkışıyla. Tarih boyunca erklerini sağlama almaya çalışan güç sahipleri boyundurukları altındaki insanları yola getirmek için sık sık zulme başvururlar. En çok kullandıkları yol da işkencedir çünkü işkencenin mesajı bireyden çok topluma yöneliktir. Erk’e karşı çıkanın ya da Erk’le mücadele edenin sonu bellidir. İşkence ya da kapatılma yoluyla toplumdan tecrit edilecektir. Failin soykırım iradesi kurban için felakete dönüşür.

İşkence, felaket, tanıklık gibi konulardan bahsedince mecburen (italikle yazılı cümle gibi) Marc Nichanian’dan söz açmak gerekiyor. Bütün hayatını Felaket üzerine düşünmeye adamış bir akademisyen Marc Nichanian. 2009 yılında İstanbul’da verdiği konferansları Türkçeleştirilmiş hali olan Edebiyat ve Felaket adlı kitabında tarihsel tanıklık, tanığın ölümü, yasın yasaklanması ve edebiyatla Felaket’in ilişkisi gibi kavramları tartışmaya açar. Karşısına çıkan ilk sorun adlandırma sorunudur. Failin soykırım (işkence, zulüm, katliam) iradesinin kurban için felakete dönüşmesinden bahseder. Bu hakkı dil yoluyla faile iade etmemek için Felaket’i özel bir isim olarak ortaya atar. Bu metinde de Felaket bu anlamda kullanılacaktır.

Nichanian, söz konusu kitabın henüz başında okurunu işkence üzerine düşünmeye çağırır. Idelber Avelar’ın İşkence ve Hakikat konulu kitabından bir alıntıyla işkencenin amaçlarından bahseder. İşkence yapanın tam olarak istediği üzerinde durur. “Herkes biliyor ki, işkence karşısında insan olarak hayatta kalma olanağı yoktur. Kuşkusuz işkence bedenler üstünde uygulanır; kabul edilebilir olanın ötesinde bir acıya maruz bırakır bedenleri. Öte yandan işkence ruh üstünde de uygulanır. Öznelerin kişiliklerini yok eder. Kendilerine yüz çevirmelerine yol açar, yıkıcı bir suçluluk duygusu yaratır.” (s. 27) Nedir öznenin kişiliğinin yok edilmesi? Ya da birey neden işkence sonucunda kendisine yüz çevirir? İşkencenin en önemli amaçlarından biri topluma gözdağı vermekse diğer amacı da şüphesiz ki mağduru toplum dışına atmaktır çünkü işkence, dil dışına attığı mağduru aynı zamanda toplum dışına da itmiş olur. Mağdur, kendisine yapılanlara hiçbir anlam yükleyemez, anlama oturtma çabası her defasında sonuçsuz kalır. Mağdurun dil bütünlüğü geri dönemeyecek şekilde bozulur. Peki, tanığı geri dönüşü mümkün olmayan şekilde sakatlayan bir olay nasıl anlatılabilir? Nichanian, bu konuda sadece edebiyatın tarihin havını tersinden tarayabileceğinden bahseder. Mağdurun bozulan dilinin olabilecek tek tanığı edebiyattır. Ancak edebiyatın başarısızlığı failin soykırım iradesinin mağdur için nasıl bir felakete yol açtığından bahsedebilir.

Dilin sınırlarını kendinde deneyen anlatı
Resul, Hüseyin Kıran’ın ilk romanı. Bir ilk roman olmasına rağmen şimdiden Türkçe Edebiyattaki yerini sağlama almış eserlerden sayılabilecek bir kitap. Dil bütünlüğü bozulmuş, zaman kavramını yitirmiş, tamamen kaybolmuş bir karakterin başından geçenler anlatılıyor, özetle. Metne, Nichanian üzerinden bir okuma yapmayı mümkün kılan şey ana karakter Resul’ün aynı zamanda bir işkence mağduru olması. Kitap, anlatıya giremeyen bir anlatıcının cümleleriyle başlıyor. Anlatıcıların birbirine karıştığı, zaman ve mekân mefhumunun olmadığı bir girişle okurunu rahatsız edip sıradan bir anlatı okumadığı konusunda farkındalık yaratıyor. Sıradan bir anlatı değil çünkü anlatabileceği bir şey yok. Mağdur, anlatabileceği bir şey olmadığının bilinciyle metne giremiyor. Girebildiği anlardaysa devamlı geçmişin hayaletleri tarafından rahatsız ediliyor. Dil yoluyla gelen her çağrışım anlatıcıyı işkence gördüğü yere ya da ‘an’a götürüyor. Daha girişte kendini gece boyunca izlemiş bir şeylerden bahsederken kurduğu “Nihayet iç organlarımın ellendiğini hissettim. Buz gibi elleriyle, dokunmayı kimsenin aklında geçiremeyeceği yerlerime dokundu” (s. 7-8) cümleleriyle okuruna metnin sonunda tamamlayabileceği (belki de tamamlayamayacağı) ipuçları vermeye başlıyor.

Aynı şekilde “Benimle eşit şartlarda, yüzyüze karşılaşmayı reddetti” (s. 8) cümlesiyle karşısındaki şeyin, anlatıcının gözlerinin kapalı olduğu anlarda harekete geçtiğini anlıyoruz. İşkenceye uğrayan bireyin gözleri kapalıdır. Bunun muhtemel iki sebebi vardır: İlki doğal olarak mağdurun işkencecisini tanımasına engel olmaktır. İkincisi ise tamamen psikolojiktir. Mağdurun gözleri kapalı olduğundan tehlikenin nereden geleceğini sezemez. Her an tetikte olmaya zorlanır. Her an acı tekrar edecekmiş gibi hissetmesi sağlanır. Bu durum kişinin delirmesine bile neden olabilir. Kitabın başındaki anlatıcı bu şekilde devamlı bir tetikte olma haliyle karşı karşıyadır. Yine anlatıcı, insanı bir bütün olarak ele alamaz. Kişide bilinçle bedenin ayrılması gerektiğini savunur. Ona göre acıyı çeken bilinçtir.

“Acı: Acı çeken beden değil sanki bu arsız bu her şeye karışan her şeyi karıştıran sanki becerebilirmiş gibi her şeyi anlamaya çalışan bilinç. Gövdeden kurtulmak mümkün, bilinçten değil… O zaman acı da olmayacak. Sadece yaşamak olacak. Acıyı duyan gövdeyse bile acı çeken bilinç, ondan kurtulmalı. Bilinci karıştırmamalı, ya da eğer bilinci susturamıyorsak gövdenin yaşaması bastırılmalı; salt bilinç olarak kalmalı.” (s. 15) Anlatıcı bu cümleyle de bilincin anlamlandırmaya çalışıp başarısız olduğu Felaket’ten bahseder. Ortada bilincin, kendi dil bütünlüğü içinde anlamlandırıp aktarabileceği bir şey kalmamıştır. Tanık (mağdur) ölüdür artık. Erk tarafından dil dışına atılmıştır. Bu yüzden dile getirme çabaları devamlı sabote edilir. Bu konuda yine Avelar’ın düşüncelerine yer vermekte fayda var: “İşkence ediminin en korkunç yanı, tanığın ortadan kaldırılmasıdır. İşkencecinin nihai isteği, tanığı işkence ediminin dışına atmak, işkencenin nihai hedefi tanığı öldürmek olduğu içindir ki işkence, kurbana insanlığını tamamen kaybettirir, sonsuza dek onu insanlığın dışına atar.” (Edebiyat ve Felaket, s. 31)

Peki, dil dışına atılmış birey meramını dille nasıl açıklayabilir? Bu zaten Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket’te sürekli cevabını aradığı soru. Erk tarafından Felaket’e maruz bırakılarak anlatı dışına atılan mağdur, durumunu dil içinde ifade ettiği anda işkencenin tanıklığı biter çünkü dilin sınırlarına geri döner. Bu deneyimi ancak edebiyat aktarabilir ancak o da aktarmakta başarısız olduğu anda. Bu paradoks Hüseyin Kıran’ın metninin çoğu bölümünde görülüyor. Anlatısı hiçbir şekilde verili dille barışık değil, olayı estetikleştirmek gibi bir çabası da yok. Ancak kitap boyunca Felaket’i dil içinde ifade etmeye çalıştığı her yerde anlatı çöküyor, metin karışıyor. Başarısız oluyor. Bunun belki de en iyi örneklerinden birkaçı Resul’ün 35, 36 ve 37. sayfaları. Uzun çabalardan sonra nihayet metne giren anlatıcı annesi olduğunu düşündüğümüz Hatice ve sevgilisi olduğunu düşündüğümüz Işıl’la yaşadığı birkaç olayı aktarıyor. Ardından Işıl’ın evinde olduğunu düşündüğümüz bölümde “Işıl, neden diye soruyor Resul’e,” diye başlayan bölümde Resul anlatmaya başlıyor. İlerleyen üç sayfa boyunca hiçbir şekilde bütünlenemeyen, mekânı, zamanı kaybetmiş hatta neredeyse delirmiş bir şekilde anlatmaya başlıyor Resul. Neyden bahsettiği neredeyse anlaşılamıyor. Ama anlatıya devamlı felaketiyle ilgili fragmanlar sızıyor. Şimşek çakımı gibi bir anda geçiyor gözümüzün önünden. Çağrışımlar özellikle işkenceye yönlendiriyor. “Işıl ben ne desem şimdi sana sen neden ki hâlbuki ben uzandığı sert zemin sıvılıyor durmaksızın, sıvı birikiyor kapladığı yer genişliyor yayılıyor ve çanağı doldurmaya başlıyor her an daha çok daha çok yükseliyor kol kemiğim çatlamıştı Işıl inan beton kırıkları olur ellerim doldu hep kes kes…” (s. 35) “…sanki bir ağız var içinden bir göz bana bakıyorlar dur sonu nereye varır ben de bilmiyorum ben de istemezdim imzasını koparmak inan bağırtısı hala aklımda kulağımda öylece duruyor…” (Resul s. 36) “Öldürülmüş gibi çaresiz ve değiştirilemez olarak kalakaldım.” (s. 37) Bu bölüm tek başına bırakılmış bir “anlayamıyorum” cümlesi ile bitiyor. Yaşadıklarını hiçbir şekilde anlamlandıramıyor da zaten.

Resul, kendi felaketinin tanığı olmaya çalışırken dilin sınırlarını kendinde denemek zorunda kalan bir kitap. Yazarın fragmanlarla ördüğü metni anlayabilmek için kitabı sonuna kadar deneyimlemek gerekiyor. Deneyimlemek diyorum çünkü Resul dile getirilemeyecek bir şeyi dile getiremeyen bir kitap. Yaşadığını anlatmaya çalışan ancak bunu anlatamayan bir anlatıcının metni. İşkence mağdurlarının yaşadıklarını inkâr ettikleri bilinen bir gerçektir. Yaşamaya devam edebilmeleri için ya yaşadıklarını anlamlandırmaları ya da olanları inkâr edebilmeleri gerekir. Aksi mümkün değildir. Nichanian bu konuda “Hayatta kalmak, inkâr etmektir. Felaket’i reddetmeden hayatta kalmak mümkün değildir,” der. Hüseyin Kıran, kitap boyunca anlatıcısına bunu yaptırıyor. Anlatıcı (ya da anlatıcılar çünkü işkenceden sonra tanık ölür, ve olayı anlatabilecek kimse kalmaz, metinde anlatıcıların karışmasının en büyük nedenlerinden biri bu gibi duruyor) mümkün olduğunca geçmişini silmeye çalışıyor. Kendi bıraktığı izleri yok etmeye çalışıyor. Ya da bilincinden kurtularak ve yaşamıyor gibi yaşayarak Felaket’ten kurtulmaya çalışıyor. Yapısal olarak kökten yıkılmış, sakatlanmış, çocuklaşmış bir dille. Çünkü bu denli yoğun acı, beden bundan kaçınsın diye vardır. Resul, bundan kaçınamamıştır. Bunların hepsi bizzat üstünde denenmiştir. Bilincinden, dolayısıyla geçmişinden kurtulamayan Resul ne yaşadıklarını bir anlam çerçevesinde değerlendirebilir ne de sonunda dönüştüğü şeyle dile adapte olabilir.

Enkazdan kalanlar
İlerleyen bölümlerde Resul’den dairenin bir çağrılısı olarak büroya gitmesi istenir. Anlatıcılar birbirine girdiği için hiçbir şey sıralı değildir. Yazar, yaşananların gerçekliğinden devamlı şüphe ettirmeyi başarır. Yani kitabın başkarakterinin ne zaman bu hale geldiğinden emin olamaz okur. Kitap bittiği zaman olayların sırasını kendi kafasında düzenleyebilir. Aslında Hüseyin Kıran’ın metnini edebi tanıklık haline getiren şey de tam olarak burada. Anlatıcının (ya da anlatıcıların) işkenceyi ne zaman gördüğü hiçbir şekilde belli değildir. Yani şimdi mi geçmişte mi olduğu tamamen karışmıştır. Zaman ve mekân algısı tamamen yitmiştir. Ayrıca karakter her şeyi kabullenir bir hale gelmiştir. Aynı zamanda aktarım sıkıntıları da ortadadır. Ve ne kadar uğraşırsa uğraşsın Felaket’ten söz edememektedir. Yine insanlığın dışına sadece dil olarak değil görüntü olarak da atılmıştır. Aynaya baktığı zaman gördüğü şey insan değildir çünkü bilinç hatırlamaktadır. Ayrıca Resul’ün insanlarla kurduğu ilişki de tamamen farklı bir boyuttadır. Âşık olduğu Işıl’ın şırıngada bıraktığı kanı tadar, şırınganın Işıl’ın etinden çıkmış olması bile baştan çıkarır Resul’ü.

Resul’ün daire tarafından çağrılmasından ve işkenceye uğramasından sonra köpeğe dönüşmesi de işkence görenin insanlıktan atılması bağlamında değerlendirilebilecek bir metafor olarak manidar. İşkence gördüğünü anladığımız bölümlerden sonra Resul köpeğe dönüşerek parkta köpeklerle birlikte yaşar, hatta onlarla birlikte olur. Büroda uğradığı işkenceyle parkta uğradığı işkenceyi birbirine bağlar. Yaşadıkları devamlı aklına Felaket’i getirir. Ya da atlamalarla işkenceye uğradığı anlara geri döner. Örneğin Işıl’a para vererek onunla birlikte olan Mahir Bey’den bahsederken bir anda “Biri burnumdaki pıhtılaşmış kan kokusunun ve meyve yumuşaklığının da haber verdiği bir ezik ki acıyordu; diğeri zonklayan avucum ki içi boylu boyunca kesilmişti ve kanamayı kesmek için yumruk yapmıştım onu farkında olmadan; ve diğeri karnımla kasığım arasında bir delikti,” (s. 103) diyerek işkenceden sonraki halini anlatmaya başlar. Ya da köpeğe dönüşmesinin ardından parkta görevlilerin saldırısına uğradıktan sonra “Duvarın dibi! Geçtim. Soyun! Emredin. Beni ıslattılar. Bunu yapmak için itinayla dizayn edildiği anlaşılan kamışlarını kullanıyorlardı ve utanır gibi halleri yoktu” (s. 113) diyerek işkence anına geri döner.

Resul’un bir felaket romanı olmasının tek nedeni bu özellikler değildir. Ayrıca Hüseyin Kıran, cezaevlerinin en şiddet dolu olduğu yıllarda hapis yatmıştır. Yapılan zulmün aktarılamayacağı, aktarılsa bile kimsenin inanamayacağı yıllardır bunlar. Bu korkunç ortamdan kurtulabilenlerin çoğunun sonradan ya intihar ettiği, ya delirdiği ya da kendini olanları yaşamadığına inandırmak zorunda kaldığı yıllar. Ya da son çare yazılı aktarıma başvurmak. Türkçe edebiyat devlet eliyle halka yapılanlar yüzünden Felaket anlatılarıyla doludur. Burada bu metinleri iyi ya da kötü diye sınıflandırmak amacında değiliz tabii ki. Zaten böyle bir çaba ancak başka bir çalışmanın, hatta tezin konusu olabilir. Ancak Hüseyin Kıran’ın metnine geri dönecek olursak hapisten çıktıktan sonra yaşadıklarını anlatması gerekiyordu. Yazacağı metin bir tanıklık metni olacaktı. Ve bir tanığa ihtiyaç duydu. Resul bu noktada kelime anlamı olarak sözü getiren kişi olması açısından da anlamlıdır çünkü Hüseyin Kıran kendini bir enkaza dönüştüren Felaket’i sözü taşıyan kişi yardımıyla söylemeye çalışır. Felaket’e tanıklık edebilecek dil kapasitesini kaybettiği için sözüne tam olarak güvenemeyeceğimiz bir tanık yaratır. Bir şekilde Felaket’ten sağ kurtulmuş olacak ya da en azından bir yanı ölmemiş olacak bir tanık. Ve sözünü bize bu şekilde ulaştırır. Sonunda Resul’ün her ne kadar öldüğü düşünülse de, ölmek onun için o kadar da kolay olmayabilir. Çünkü ölmek demek, kurtulmak ve dünyanın tamamen dışına çıkmak demek değildir. (s. 141) Çünkü bazen fail, yaşamınızı bir ölü olarak sürdürmenize neden olabilir. Tamamen dil dışına atılmış, her şeyini yitirmiş, kendini yeniden oluşturma kapasitesinden yoksun bir şekilde.