Bir dipsiz kuyu: “Gerçeğe Ağıt”

İçinden geçtiğimiz şu zor dönemde aklımızın bize oyun oynuyor olmasını, gerçeklikten kopmayı hangimiz istemezdik?

2015 Haziran’ında yayın hayatına başlayan ve ekoloji, çevre, hayvan hakları, veganlık, kadın, LGBTİ, kültür ve sanat kategorilerinde yazıların yayınlandığı Sürdürülebilir Yaşam Dergisi Gaia Dergi, basılı ve dijital dergilerinin yanı sıra kitap yayıncılığına da başladı ve Gaia Yayınları çatısında toplandı. Gaia Yayınları’nın ilk kitabı ise, Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Araştırma Görevlisi Seyda Kesikoğlu’nun kaleme aldığı, felsefe ve aşkın harmanlandığı Gerçeğe Ağıt romanı oldu.

Kesikoğlu’nun da ilk kitabı olan Gerçeğe Ağıt, kendi deyişiyle, “gerçeği arayan bir şizofrenin gözünden şizofreniyi ve adına dipsiz kuyu denilen dünyayı anlatıyor.” Oldukça uzun olan romanda iki ana karakterin önce sanrılarla dolu dünyalarındaki yalnızlıklarına, sonrasındaysa gerçeklikle sanrılar arasında gidip gelen, arafın eşiğinde bir ve tek olma yolculuklarına tanık oluyoruz.

Kitap beş bölümden oluşuyor: Tuzak, Vuslat, Cennete Kaçış, Cennet, Hasret. Psikiyatri kliniğinde tanışıp birbirine aşık olan Serdar ve Seyda’nın hikayesi hem bir umut hem de bir umutsuzluk vakası aslında. 26 yaşındaki Serdar peşinde ajanların olduğu, nereye giderse gitsin ajanlar tarafından takip edildiği ve hayattaki tüm başarısızlıklarının ve hüsranlarının onlardan kaynaklandığına dair düşünceleri yüzünden yatırıldığı akıl hastanesinde “O” dediği hayatının aşkını bulur. 24 yaşındaki Seyda ise geçmişte yaşadığı travmalar sonucunda anoreksiyaya yakalanmıştır; yemek yemeyerek bedeninin tutsaklığından kurtulacağına ve bilincini özgürleştireceğine inanır. Peki bu iki genç içine düştükleri o dipsiz kuyuyu el ele verip cennete mi çevirecekler yoksa cehenneme dönüşmesini mi izleyecekler?

gercege-agit
Gerçeğe Ağıt, Seyda Kesikoğlu, Gaia Yayınları, 2016

Gerçeğe Ağıt aslında ötekilik, dışarıda/içeride olmak, gerçeklik, Yaratıcı ve Kurtarıcı anlatısı etrafında dönerek dünyaya ve psikiyatri bilimine dair içinde bazı felsefi sorgulamalar barındırsa da bir aşk romanı olmanın ötesine çok fazla geçemiyor. Kitap boyunca beden-ruh düalizmine farklı bir yorum getirerek “bilincin ölümsüzlüğü” iddiasını ortaya atan yazar, bu iddia etrafında ördüğü aşk sarmalında okuyucuyu kimi sayfalarda derin bir sorguya kimi zaman da aşkın hal-i pürmelaline gark ediyor.

Eğer bilincimizin bedenimizden ayrı bir varlığı varsa ve bedenimizin dışına çıkabiliyorsa bu, adına ruh dedikleri bilinçdışı varlığın aslında var olmadığını, asıl varlığın ve bizi insan kılan şeyin bilincimiz olduğunu kanıtlar…”

Yazarın romanda odağına neyi koyduğu bilinmez ancak kitaptaki toplum ve iktidar eleştirisinin çok zayıf kaldığını ve kitabın felsefi derinlikli bir roman olmaktan çok basit bir aşk romanı çizgisine kaydığını belirtmek gerekiyor. Birincil tekil ağız anlatımı ve bolca diyalogdan oluşan metin gereğinden fazla uzun ve romantizme bulanmış. Yer yer kör göze parmak teşhisler, tekrarlar, uzun betimleme ve değerlendirmeler de akıcı bir okuma pratiğine engel teşkil ediyor. Karakterler ve hikayedeki boşluklar da şizofreniye dair akıllara bazı sorular getiriyor. Sorulardan kastım ise hastalığa ve kurumlara dair eleştirel bir sorgulamadan ziyade romanın içeriğine dair elbette.

Yine de kitabın ortaya attığı güzel iki soru var: Hangimiz içeride, hangimiz dışarıda? Hangisi gerçeğimiz, hangisi sanrılarımız? İçinden geçtiğimiz şu zor dönemde aklımızın bize oyun oynuyor olmasını, gerçeklikten kopmayı hangimiz istemezdik? Asıl hastalıklı olan, gerçek olamayacak kadar korkunç bu döneme bu denli bir ayıklıkla tanıklık ediyor olmamız değil mi? Belki de romanda sözü geçen ajanlar gerçekten vardır. Kim bilir belki de yaşadığımız bu cehennemden tek kurtuluşumuz aşktır.