Bir Aslı Serin Söyleşisi: Mimiklerle Beraber, Otoriteye Karşı

Özneyi kaldırıp yüklemi üçüncü tekil/çoğul kişi yapmamızı baskılayan otorite. Her türlü otoriteyi reddediyorum. Ben deneyimden yanayım. Ben demeyi seviyorum. Empati ile ancak vızıldayabiliriz. Ben derken bağırırız. Ben bağırmaktan yanayım.

Uzun aralıklarla -yaklaşık beş yıl- kitap yayınlayan bir şair Aslı Serin. Bu benim.zip, Dans Etmesek de Olur kitaplarından sonra Değil ile geçtiğimiz ay yeni şiirlerini okurla buluşturdu. Aslı Serin çalışmanın, emeğin, işin, işçinin hayatını etraflıca ördüğü bir hayatın içinden (kendi deyimiyle “kaynakla uğraşan kaç kadın vardır?” sorusu çevresinde konuşlanmış bir hayat), normalleştirme süreçlerine karşı çıkarak şiirini oluşturuyor. Değil’le beraber ilk kitaptan bu yana onda değişenleri ve şiire bakışını, her üç kitabındaki şiirlerinden damıttıklarımızı odağa alarak söyleştik. İyi okumalar dileriz.

1. Günah çıkarma olgusuna dayandığı düşünülen ve itirafçı şiir (Confessionalism) olarak Türkçe’ye kazandırılan şiir akımı, zihinsel hastalık, cinsellik, intihar ve bazen tabu olan konuları da içeren, bunun yanında çoğunlukla daha genel olanla bağlantılı olarak ortaya konan bireysel tecrübenin, ruhun ve kişisel travmanın aşırı anlarına odaklanan “kişisel” şiir olarak kendini inşa eder. Sizin de şiirlerinizde monologlar halinde geçen hesaplaşmalar, kendine hitaplar ve ‘şey’lerle dalga geçen ironiyle örülmüş bir dil var. Şiirinizin itirafçı bir tarafı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben her şey yeteri kadar normalken şiir yazamayanlardanım. Baş edemediğim, hazmedemediğim, çok üzüldüğüm, çok mutlu olduğum, benden sokağa, benden iş yerlerine, benden anneme, babama, benden televizyona giden bir yol bu. İtirafçı olmayan şiir var mıdır gerçekten bilmiyorum. En kapalı şiirlere bakın, en toplumcu, en deneysel, hepsinin özünde koruduğu bir “ben” mutlaka vardır. Şiire ilk başladığımız yıllarda bu “ben”i gizlemek marifetmiş, başarıymış gibi konuldu önümüze. İlk dönem yedik ve ben “gece gebe kadın gibi yırtınıyor” “korkuluklar çıplak geziniyor geceleri” gibi dizeler yazdım. Buradan bakınca bana oldukça komik geliyor. Ahmet Güntan’ın manifestosunda da vardı: “temas.” Bence muhteşem bir sözcük. Temas edilen her şey de içinde itiraf barındırıyor. Bu anlamda soruna dönersek ben itiraf ederim şiirlerimde. Çünkü etmezsem çatlayacağım zamanlarda yazarım.

2. Lacan metnin bilinçdışıyla ilgilenir. Örneğin baba (father) dediğinde bu daha semboliktir, biyolojik olan babadan değil, “The Father”dan bahseder. Bu metinlerdeki bazı imgeleri sosyolojik de okuyabileceğimiz bir kanal açar. Sizin şiirinizde de sık sık teknolojik ve işle ilgili terimler, kadınlık ögeleri ve özellikle Dans Etmesek de Olur’da karşımıza çıkan baba imgesi var. Lacan’ın bu yaklaşımı sizin şiirinizde nasıl bir fonksiyon gösterir?

Kadın olmak, çalışan kadın olmak, bekar kadın olmak, evli çocuklu, bekar çocuklu olmak… Kadın olmanın her hali başı başına sosyolojik. Benim hayatım sabah 6’da uyanıp oğluma kahvaltı hazırlamak, servise yetişmek, yaklaşık 10 saat çalışmak, eve dönmek, ödev / oyun / uyku saatleri üzerine kurulu. Benden başka bir şey çıkması mümkün değil. Benim yaşlarımda çoğunluk kadının yaşadığı “baba” ile de yaşadım. Bu baba evimizin direği baba da oldu. Bu baba allah baba da oldu, bu baba devlet baba da oldu. Ve bu babaların hiçbiri kadınlara iyi davranmadı. Bu babaların hepsi kadınların canını yaktı. Bu anlamda baba “the father”dır. Ancak iş yeri olayı benim yıllardır hayatımın büyük kısmını ele geçirmiş durumda. Mühendis olmanın getirdiği bir teknoloji, iş yerimin getirdiği borular… Kaç kadın kaynak yapabiliyor dünyada bilmiyorum. Sayıca azız. Ya da kaç kadın yıllarını şantiyelerde konteynırlarda geçirdi.

3. Didem Madak “Ah’lar Ağacı” şiirine şöyle başlar: “(…)Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde. /Berbattı, /Bir şiire böyle başlanmazdı.” Sizin de Dans Etmesek de Olur’un “öyle” bölümünde “herkesin başı ağrıyor, bir şiire böyle başlanabilir ama doğrusu başım çok ağrıyordur” ifadesi var. Buradan hareketle, sizin de Didem Madak gibi şiirin nasıl başlaması, nasıl bitmesi, nasıl ‘olması’ gerektiğine karar veren otoritelere karşı bir duruşunuz olduğunu düşünüyoruz. Aslı Serin’e göre şiir nasıldır?

Tam da sözünü ettiğiniz şiir otoritesidir aslında. Şiirinizde çok fazla “ben” var diyen otorite. Özneyi kaldırıp yüklemi üçüncü tekil/çoğul kişi yapmamızı baskılayan otorite. Her türlü otoriteyi reddediyorum. Ben deneyimden yanayım. Ben demeyi seviyorum. Empati ile ancak vızıldayabiliriz. Ben derken bağırırız. Ben bağırmaktan yanayım. Yıllarca birbirinin benzeri şiirler okuduk. Özellikle birtakım erkekler bize nasıl yazmamız gerektiğini yıllarca dergilerin şiir değerlendirme bölümlerinde anlattılar durdular. küçük İskender’ler Salih Bolat’lar. Nasıl da emindiler kendilerinden. Bu şiir değil “bok” demiş diyen Onur Caymaz pervasızca Nurgül’ün saçlarından söz ederken kimse saç ve bok arasında ne farkın olduğunu sorgulamadı. Argodan tutun da şairin deneyimlemek istediği her şeyi kökten reddeden bu adamların bir çoğu da sosyal medyanın özgürlük savaşçıları. Şiir nedir ne değildir bilmiyorum. Yani özlü bir cümlem yok. Bir okur olarak bende mimik yapmasını bekliyorum sanırım. Her türlü mimik..

4. Bu benim.zip’te yer alan “işin aslı” şiiri noktalama işaretlerinden (nokta, ünlem, soru işareti) oluşan bir şiir. Bu şiir bize John Cage’in 4’33″ünü hatırlattı. John Cage’in bu deneysel çalışmasının müzik olup olmadığı üzerine birçok makale yazılmış ve birçok tartışma gerçekleşmişti (halen de tartışmalar devam ediyor). Sizin de bu noktalama işaretlerinden oluşan “işin aslı”nın şiir olduğunu nasıl açıklarsınız?

Eğer bu söyleşide ve daha önce yaptığım birkaç söyleşide aynı şiirden söz ediyorsak oldukça işlevsel bir şiir . “İşin aslı” diye başlığı olan bir metnin sözcüksüz ve noktalama işaretlerinden oluşması “bence” manidar. Çok yazmak istediğim, çok bulmak istediğim, kafamın bu yüzden son derece karıştığı bir dönemde yazdım. İşin aslını başka türlü anlatamazdım. Bu soruyu soranlara neden şiir olmadığını açıklayabilir misiniz diyorum.

5. Değil’de yer alan “Yas” şiirinde Elizabeth Kübler-Ross’un Five Stages of Grief (Üzüntünün Beş Aşaması) olarak bilinen çalışmasına bir karşı çıkış var. Bu çalışma, insanların kendilerini ölüme yaklaştıran veya travma yaratabilecek etkide olan herhangi bir haber aldıklarında beş aşamadan geçtiklerinden bahseder ve bu aşamaları şöyle kategorize eder: 1. İnkar (Denial) /2. Kızgınlık (Anger) /3. Pazarlık (Bargaining) /4. Depresyon (Depression) /5. Kabullenme (Acceptance). Bu kategorilere, ya da daha geniş olarak psikolojinin insanlar üzerinde vardığı genel yargılara inanmak, kişiyi “düzen insanı” mı yapar?

Normelleştirmek fikrine bir itiraz olarak yazmıştım düzen insanı benzetmesini. Çok uzun süre psikolojinin bir bilim olduğuna da inanmıyordum ta ki yas dönemine kadar. Neden sakinleşelim, neden acımızı mutluluğumuzu olduğu gibi yaşamayalım gibi fikirlerim vardı. Doğada işler böyle yürüyor. Yavrusunu bir avcıya kaptıran anneye kimse 10 mg, 20 mg yüklemiyor çünkü. Belki de bu zayıflık hali beni çileden çıkarıyor bilemiyorum “neden kendim baş edemiyorum” durumu. Psikolojnin vardığı genel yargılar değil de, doktorların yazdığı reçeteler aslında benim derdim. Üzgün olmamalısın, depresyona girmemelisin, nizamı bozmamalısın bu yüzden ilaçlanıp çoğunluğa karışmalısın der gibiler. Ama sorun ki yası nasıl yaşadın, beş aşamalıydı.

6. Şiirlerinde paratextual ögelerle karşılaşıyoruz, kimi zaman bir ultrason görüntüsü, el çizimi, film sahnesi, ekran görüntüsü… Bu paratextual ögeler okura şiiri açımlarken nasıl olanaklar sağlıyor?

Temas demiştik ya, benim yazarken temas ettiğim her şey şiire girebilir. Gördüğüm dokunduğum, tattığım. “Yaşasın şiirin serbest dolaşımı” demişti Efe Murad. Bu anlamda her şey olanaktır şiir için.

7. Gittikçe kuraklaşan, doğaya dönüp onu çoğaltacağı yerde onu tüketen dünyada, her yeni günü başka bir kan tadıyla damağımıza yerleştiren günlerde, bir kadın ve bir anne olarak kendini nasıl canlı tutuyorsun?
İnsan sevmiyorum. Özellikle son beş yıldır bu cümleyi sık tekrarlıyorum. Ama umudumu da yitirmek istemiyorum. İşte o umudu da yılda bir defa bir gün açan kaktüsten alıyorum. Oğlumun kokusundan alıyorum. Nuriye ve Semih’in verdiği mücadeleden alıyorum. Geziye tanıklık ettik, geziden alıyorum. 8 Mart’ta kadınların yürüyüşünden alıyorum. Bu hayat birbirimize dar etmeyecek kadar geniş, birbirimize ve diğer canlılara. Dar etmeyenlerden alıyorum.