Binkanatlı At

“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak/ Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.” Edip Cansever

Ara sokaktan, el ele kahkahalar atarak koşuyoruz. Biz iki kadındık yola çıktığımızda. Saat gecenin üçü, buraya kadar nasıl koştuk bilmiyorum. Koşmaya başladığımızda iki kadındık ama o ara sokakta yaşadığımız şeyden sonra sanki bir milyon kadın aynı anda koşuyoruz. Öyle gürültülü geliyor bana bu uzun koşu. Sanki geride çok önemli bir şeyimizi bıraktık, varlığıyla bizi ezen bir yükü bıraktık, o sokak arasında yıllardır omzumuzda taşıdığımız bir büyük korkuyu bıraktık, sanki anne babamızı, konu komşu akrabamızı, kardeşimizi ağabeyimizi bıraktık da öyle özgür öyle geniş koşuyoruz şimdi.

Yanında koşarken dönüp, Ece’nin yüzüne bakıyorum. Sanırım bir saatten fazla oldu, dura dinlene, sokak köşelerindeki yıkıntı evlerin duvarlarına dayanıp soluklanarak, ıssız sokaklarda histerik kahkahalar atıp kimi zaman gözümüzden akan yaşın tuzunu dilimizle dudağımızdan öteye iterek neredeyse bir saattir koşuyoruz. Artık durmalıyız. Durmazsak sanki sonsuza kadar sürecek bu koşu, biz koşarken milyon kadın daha eklenecek sanki ardımız sıra. Sonra o kadar kalabalık olacağız ki, ayak seslerimizden, gülmelerimizden ve hızla alıp verdiğimiz soluğumuzdan güneş değil bir kıyamet günü doğacak. “Varsın doğsun!” diye bağırıyorum bunları düşünürken “varsın kopsun Ece!” Çığlığını böyle umutsuz salıveren bana bakarken, artık delirdiğimden eminsin.

Sevil’i hatırladın mı hani, komşularının oğlu oyun gibi orasını burasını ellermiş. Yıllarca oyun gibi, orasına burasına da elletirmiş. Ergenlik yıllarında giderek irileşen, çirkinleşen organını zorla öptürürmüş hani Sevil’e. Çocuk üniversiteyi kazanıp başka bir şehre gidene kadar sürmüş bu oyun da, korkusundan, utancından kimseye bir şey diyememiş hani Sevil. Yıllarca kendisinde bir eksiklik var sanmış, yıllarca kendisini kirlenmiş hissetmiş de kızarlar, kendisine kızarlar diye anne babasına bile söylememiş komşu oğlunun yıllarca sürdürdüğü hain oyununu. Çok sonraları okuyup büyük adam olan, münasip bir kız bulup evlenecek olan komşu oğlunun düğün gecesi, Sevil tüm gece içmiş; öğrenci evimizin küçük salonunda, oturduğu kanepede dizlerini karnına kadar çekmiş, -içmeyi de beceremez içtikçe ağlamış, ağladıkça çarpıklaşmıştı o güzelim sesi, yüzü- hıçkıra hıçkıra ikimize anlatmıştı hani bunu ilk defa. Elindeki kâğıt mendili sıktıkça, Cansever kafamın içinde “Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/ Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar,” deyip durmuştu. O gece acının üzerine, gökdelenler dikip gömmenin de, kanayan yerlerini açıp bütün dünyaya göstermenin de, acıya çare olmadığını öğrenmiştik. Gece korkmuş, yalnız uyuyamamış, sabaha karşı odama gelmiştin. “Leyla yanında uyuyayım mı kâbus gördüm,” demiştin. Aramızdaki bir yaşa rağmen ablandım sanki senin, sen beni seçmiştin, ben de kabul etmiştim bu abla-kız kardeş anlaşmamızı hiç konuşmadan. Birlikte uyumuştuk, sabaha kadar sıçramıştın da ben sana her seferinde daha sıkı sarılmıştım hani. Sanki uykunda düştüğün boşluklardan seni koruyabilirmişim gibi.

Sonraki günlerde uzunca bir zaman Sevil’in yüzüne bakmaya utanmıştım. Bunun üzerine tek kelime konuşmadık o geceden sonra ama sen de utandın biliyorum. Bozamadığın her çirkin oyun için bir kere daha utandın. Sevil de bizimle koşuyor şimdi, yanımızda nasıl da kahkahalar atıyor. Sabaha karşı, Beyoğlu’nun akşamdan kalma çöp dolu sokaklarında koşarken biliyoruz, Sevil de bizimle birlikte kaçıyor, ağzına gelen tuzlu suyu diliyle iterek, içinde tuttuğu çığlığını ilk kez dışarı bırakarak kanatlanmış bir at gibi ilk defa uçuyor.

İmam Adnan sokağın caddeye çıkmadan önce, geçilmesi gereken bir tünel gibi duran; kafamızı kaldırıp yukarı baktığımızda darlığından gökyüzünü bile göremediğimiz, geceyi daha da karartan ara sokağına giriyoruz. Gündüz vakti bile insanı tedirgin eden bu sokaktan iki kahraman gibi el ele koşarak geçerken, açılan her pencereden uzun ojeli tırnakları, makyajlı yüzlerine kocaman bir gülümseme konduran travestilerden ıslıklar, alkışlar yükseliyor. Yavaşlayıp şaşkın bakıyoruz pencereden sarkan kadınlara. Az önce ara sokakta ne yaşadıksa onların yükünü de almışız, onların çocukluklarını, kadınlıklarını da kutsamış iki azizeyiz sanki. Sen ve ben Ece düşünebiliyor musun? Önümüz ardımız sıra koşan, koşan değil kanatlı atlar gibi uçan kadınlar mı onlara utançlarını duvara asıp camlara çıkmalarını söylemişler?

Kendimizi İstiklal’in gece üç kalabalığına atıyoruz. Bu saatte bu kadar insan dışarıdayken, cadde gecenin üçünde bile böyle kalabalıkken biz nasıl oldu da o ara sokakta yalnız kalabildik diye düşünüyorum. Sanki bizim caddeye attığımız adımla herkes dönüp bize bakıyor, kadınlar yüzlerini öne eğiyor, adamlar oyunlarını bozduğumuz için bize kızgın. Bunların hepsini uydurduğumdan eminim oysa. Kimse bizi fark etmiyor bile. Kimse kimseyi, kimse bizi, kimse Ece’nin kan kırmızısı tişörtünü fark etmiyor. Sadece yüzünü eğen tüm kadınlar, binkanatlı atın arasına karışıp bizimle koşmaya başlıyor.

Sadri Alışık sokağa dalıyoruz. Giderek yorulduğumuzu, başımızdaki o tatlı dönüşün yerini zonklamalara bıraktığını seziyorum. Ece’nin yüzü düştü düşecek. Elini daha da sıkıyorum o an. O gece yanıma geldiğinde uykusundan onu korumaya çalıştığım gibi şimdi de elini daha sıkı tutarak düşmesini engellemeye çalışıyorum. Köşe başında birkaç adam, feneri henüz söndürmüş. Yıkılmak üzere, önüne metalden duvarlar örülen evlerden birinin kapısında uzandıkları betondan kafalarını kaldırıp size bakıyorlar. Adamları görünce yavaşladığımızı fark ediyorum. Neredeyse bir saat önce tüm korkularımızı geride bırakmış olmanın cesaretimi, sokağı iki zayıf, kendi halinde kadın olarak değil de bir milyon kadının ayağıyla geçiyor olmanın güveni mi, ters ters bakıyoruz adamlara. Senin beyaz tişörtündeki kan lekesinden mi, hayatı boyunca hiç olmadığı kadar deli bakan gözlerimizden mi adamlar ağızlarının ucuna kadar gelen edepsiz lafları bir solukta yutup, bizi görmemiş gibi kafalarını serin betona geri koyuyorlar. Yıllardır onlar yanımızdan geçerken bizim yaptığımız gibi, bizi görmezden gelerek bizden korunmaya mı çalışıyorlar? Hahaha iyi ki bırakmışız arkamızda bin yıllık korkularımızı Ece, iyi ki bir milyon kadın olup el ele koşuyoruz bu kirli kentin insan yığını sokaklarında.

Akşam evden çıkarken “Hangisini giyeyim Leyla, beyazı mı kırmızıyı mı?” diye tişörtlerini göstermiştin bana. Beyazı giy demiştim. Beyazı giymiştin. Tişörtünün üstündeki kırmızı lekelere bakıp bunu hatırlıyorum. Yüzümdeki çarpık gülümsemeyi silmeye çalışarak sana “Keşke kırmızı tişörtü giyseymişsin be Ece!” diyorum. Sanırım birkaç saat önce bir adam öldürdük ve ben bunu mu düşünüyorum?

Sanki hava biraz aydınlandı, sela mı o okunan, neydi öldürdüğümüz adamın adı? “Kızlar ne güzel gülüyorsunuz siz öyle, tanışalım mı ben Kamil” mi demişti? Sonra sokağın ıssızlığından faydalanıp, bizi köşeye daha da köşeye sıkıştırıp bağırmamıza bile fırsat vermeden, yüzünde o pis sırıtışıyla, ceketinin altından sokak lambasının cılız ışığında bir an parlayan çakısını mı göstermişti. Pis ayyaş. Ayakta bile duramıyor bizi ölmekle, tecavüze uğramak arasında seçim yapmak zorunda bırakıyordu aklınca. Çok iyi ettin Ece, yere düşen bıçağı alıp yerdeki adamın boynuna saplamakla çok iyi ettin. “Ah be Ece boğazından başka deşecek yer bulamadın mı?” diye şimşek gibi geçti o an aklımdan. En azından kasten adam öldürme değil de yaralama olurdu yaptığımız. O kadar hukuk okuyoruz be kızım, düşünmez mi insan?

Ece neredeyse bir saatlik hayatının en uzun en kalabalık koşusundan sonra mıh gibi kalıyor olduğu yerde. Az ötede Beyoğlu Karakolu’nun önünde nöbet tutan polisler duruyor. Bizi fark etmeleri an meselesi. “Kaçalım” diyorum yerinden bile kımıldatamıyorum, “konuş” diyorum, sarsıyorum, silkeliyorum, ağzından tek söz alamıyorum. Ne bağırıyor ne ağlıyor. Sanki rüya mı kâbus mu olduğunu anlayamadığımız uyku o an bitiyor. O an Ece’nin bembeyaz elinden sızan kana, ufacık elinde sımsıkı tuttuğu çakıya bakıyorum. Geride ölü bir adam ve bir sürü ölememiş kadın bırakıyoruz.

Ben Leyla, aldım Ece’yi de yanıma bir milyon kadınla birlikte koştum o gece, bin kanatlı at gibi koştuk, kahkahalar atıp uyuyanları uyandırdık, anlamadığımız bir dil konuşuluyordu artık bu sokaklarda, duymadık, koştuk. Sabahına, bu uzun koşuya başladığımız yerde o ara sokaktaydık, etrafımız polis adamlarla, meraklı gözlerle dolmuştu ve ben dün akşam evden çıkarken, beyaz tişörtünü giymesini söylediğim halde, o kırmızı olanı giymişti.