Bilge Karasu ‘Gece’de Yazar’ı Neden Öldürdü?

Tarihteki bütün karanlık devirler, bütün ‘büyük geceler’ birilerinin ‘yüce’ bulduğu değerlerin ve sözcüklerin eseri değil mi? Ezcümle, Gece’de Tanrı-yazar işte bu tür bir yücelik iddiasının cisimleşmiş hali olduğu için öldürülmüştür.

Zygmunt Bauman Nazizm’in Aydınlanma’nın meşru çocuğu olduğunu söylediğinde büyük bir ezberi bozmuştu. Dünya tarihinin en karanlık vahşetlerinden biri nasıl olurdu da dünyada aklı, bilgiyi ve aydınlığı hakim kılmaya çalışan bir düşünce biçiminin ürünü olabilirdi? Şöyle olabilirdi; Aydınlanma düşüncesi dünyayı açıklayabilecek tek, mutlak bir bilgiye ulaşabileceğini varsayıyordu. Yani dünyayı açıklayacak tek, merkezi bir teori, bakış, dil, düşünce bulunacak ve dünyanın geri kalanına bu membadan ‘aydınlık’ ışıklar yayılacaktı. Halbuki ‘mutlakiyetçi ve merkeziyetçi’ bakış, kendi haklılığına aşırı inandığı ve aklın yolunu ‘bir’ saydığı için bu mutlak bir’e uymayan her şeyi yok etme tehlikesi taşıyordu. Karanlığın her ne pahasına olursa olsun ‘yok edilmesini’ savunan bu bakış, sonra kendi aydınlığından başkaları için karanlıklar, büyük geceler yarattı. Postmodernler modernleri eleştirirken kendinden aşırı emin, kendini dünyanın merkezine koyan bu özne biçimine saldırdılar. Büyük Anlatıları bu yüzden tehlikeli bir şey olarak görüp çöpe attılar. Edebiyatta da Büyük Anlatılar’ın cisimleşmiş hali olan alim-i mutlak Tanrı-yazar fikrine işte bu yüzden saldırdılar.

Bilge Karasu’nun Gece’de yazarlık müessesini sarsıp, kesintili, dağınık, parçalı, boşluklu ve kendini sorgulayan bir anlatı kurmasının ardında da ‘büyük anlatı’ ve ‘Tanrı-yazar’dan duyulan böyle bir şüphe yatıyor. Postmodern, ironik, distopik bir siyasi roman diye tanımlanabilecek Gece üzerine söylenebilecek çok şey var. Ben burada Karasu’nun Tanrı-Yazar’ı neden öldürdüğünü ve bunun anlattığı distopik manzarayla nasıl bir ilişkisi olabileceğini anlatmaya çalışmakla yetineceğim.

Gece yazılış tarihi itibariyle (1975-76) 12 Mart, yayınlanış tarihi itibariyle de (1985) 12 Eylül dönemi olduğu varsayılabilecek bir darbe-sonrası korku ve tahakküm atmosferini ‘konu ediniyor.’ Bu belirsizlik de aslında kitaba yaraşır bir belirsizlik zira Karasu’nun yapmaya çalıştığı şey, zamanı ve ifadeyi sabitlemekten kaçınarak, zaman ve ifadenin tahakkümünden kurtulmak ve böylece de dil’e belirsiz bir özgürlük, hareket alanı açmak. Daha ilk sayfada ağır ağır çöken geceyi tasvir ettikten sonra ‘dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak’ diyerek ‘dil’e başka bir varoluş alanını kurabilecek tek şey olma payesini yüklüyor. Ve bu da kendinden şüphe eden, kendini sorgulayan, ‘tek dil’in tehlikelerine dikkat çeken son derece ‘bulanık’ bir dil. Aslında kitap da gitgide bulanıklaşan bir yapıya sahip. Anlatıyı bölen dipnotlar bu bulanıklaşmanın emarelerini sunuyor. Sonra da Karasu –aslında kim olduğu bilinmeyen ve herkes olabilecek bir ‘anlatıcı’- kendini bulanıklığa tamamen teslim ediyor.

İlk bölümde işkenceler, sorgular ve cinayetlerle ‘Büyük Gece’yi yaratmaya çalışan ‘Gecenin İşçileri’ni anlatan bir anlatıcı, anlattığı korku atmosferi içinde bir yandan kendini ve yazıyı da sorguluyor. Anlattığı vahim durum herhangi bir ‘edebi şımarıklığı’ kaldırmayacak, son derece ‘ciddi’ bir durumdur; toplumsal gerçekçi, safı ve ifadesi çok belli bir yazar tavrını gerektirir ve burada ‘yazar kişi’ kendini sorgulamak gibi lükse sahip değildir. Ama Karasu işte tam da buraya çomak sokuyor. İlk bölümün anlatıcı kişisi, onca vahşet içinde kendine düştüğü ilk dipnotta “beni dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı” diyor. Edebi bir şımarıklık gibi görülebilecek bu istek, aslında, bütün dağınıklığı ve yumuşaklığı yok edip, her şeyi tek bir söylemin, tek bir katılığın parçası haline getirmek isteyen Gecenin İşçileri’ne keskin bir karşı duruşu yansıtıyor. Gecenin İşçileri’nin bir kısmı insanlara zincir, sopa, kamçı ve benzerleriyle işkence ederken, bu aletleri taşımayan bir grup da var. Bu gruba dahil olan Gece İşçileri şehrin duvarlarına ‘Gece Gelecek’ diye yazarlar ve “küçük gecelerin küçük sabahlarında yola düşen herkes büyük gecenin (küçük de olsa sabah denebilecek bir sabahı gelmeyen bir gecenin) habercisi olan bu yazıları okur” (41). Ama bu karanlık tablo içinde bir söylem savaşına dair bir iç açıcı bir ihtimali de sunuyor: “Bilinir ki ertesi küçük gece bir takım eller bu harfleri garip çiçeklere, bu yazıları çılgın sözcüklere dönüştürecek, tanınmaz kılacaktır.” İşte bu ‘çiçekli, tuhaf, anlaşılmaz müdahale, iktidar oyununu bozacak bir şey olabilir.

Anlatıcı kendi anlatısının kuruluş biçimi üzerine düşündüğü ikinci dipnotta şöyle diyor: “Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yarattığım mı, kararlaştırmak gereği var…” Aslında bu dipnot daha çok Karasu’ya dışarıdan yapılabilecek bir ‘eleştiri’nin, onu daha kavranabilir, daha rasyonel bir yazı biçimine çekmek isteyen bir ‘eleştiri’nin metne girmesi olarak okunabilir. Tanrı yazar’a davet eden bir ses bu. Ama sonra Karasu anlatısındaki bu dağınıklığı, yine bir dipnotta şöyle savunuyor: “Kişileri hem var kılmalıyım, hem de belirsiz kılmalıyım. Öyle düşünüyordu ya, gerçekte ne demek bu? Öznenin ara sıra belirsizleşmesi…” Özneyi belirsizleştirme isteği de dünyada kendi özne hükümranlığını kuran ve böylece de darbeler yapıp geceleri yaratan bakışa getirilen bir diğer eleştiri aslında. Karasu belirsizlikten ve belirsizleşmeden yana durarak, bir bakıma epistemolojik ve ontolojik kesinliğin çeşitli faşizmler yaratabileceğini hissettiriyor. Anlatıcının götürüldüğü ve sonrasında da işkenceye maruz kaldığı ‘merkez’in adının da ironik bir şekilde ‘Ulusal Kitaplık ya da Bilgiler Sarayı’ olması Karasu’nun ‘aydınlanmacı’ karanlığa dair şüpheci bakışının bir ifadesi olsa gerek.

İlk bölümde Gecenin İşçileri’nin karanlığını tasvir eden anlatıcı bölümün sonunda yine bir dipnotta şöyle diyor: “Bu defter bitti. Şu anda elimde tuttuğum nedir? Olsa olsa dünyanın bir görünümü.” Bu bitiş, bu itiraf, naiflikten öte bir şey ifade ediyor. İtalikle yazılan ‘bir’ aslında Karasu’nun bütün tavrını açıklıyor: dünyada mutlak bir algı yoktur, herkesin sunabileceği şey ‘nihai’ değil, sadece milyonlarca şey içinde ‘bir’ tanesidir. Mutlak açıklama iddiasında olup, kendi açıklamasının sadece ‘bir’ açıklama olduğunu görmeyenler, Gecenin İşçileri ile tehlikeli bir dirsek temasına girmeye başlarlar. Mutlakiyetçilik kimden, hangi cenahtan gelirse gelsin, faşizme giden yolları döşemeye adaydır.

bilge karasu - gece

Gece’nin ikinci bölümünde anlatıcı kişi ‘yazar’ denilebilecek birine doğru kayıyor. Bu ‘yazar’ figürü aynı zamanda ‘gecenin işçileri’nin lideri sayılabilecek biri. Burada tanımları belirsiz tutuyorum çünkü kimin kim olduğuna dair hiçbir kesinlik sağlamıyor Karasu. Ama şu kadarını söylemek mümkün; ‘Başkent Araştırma Merkezi’nden ‘Güneş Hareketi’ni yöneten, toplumda büyük bir ‘temizliği’ hedefleyen bu ‘büyük biradervari’ figür, Bilgiler Sarayı’nda ikamet eden, her şeye hakim olma, her şeyi bilme iddiasında olan bir nevi Tanrı-yazardır. Gecenin yaratıcısı olan bu figürün yönettiği hareketin adının ‘Güneş’ olması ve bu hareketin ‘Başkent Araştırma Merkezi’nden komuta edilmesi, ülkeyi ve mümkünse de dünyayı farklı bakış açılarından temizlemeye çalışan merkeziyetçi, ‘aydınlanmacı’ bir bakışı ele veriyor. Karasu’nun eleştirisi yine çok açık. Bu ‘Tanrı-yazar’ın, ilk bölümü anlatan kişiye ‘N.’ adını vermesi ve ‘hiçolum’ adını verdiği tavrından ötürü onu kendi hareketine bir tehlike olarak görmesi de çok manidar. Her şeyi bir şemaya oturtmak isteyen bu Tanrı-yazar tavrına belirsizliği ve ‘tepkisizliğiyle’ çomak sokan N. aslında bütün bir iktidar oyununu bozuyor. “Ondaki o ‘hiçolum’ dediğim sessiz güç –kendinden başlayarak her şeyin yokumsanabileceği düşüncesine dayanmakta olması gereken- herhangi bir durumu kabul etme gücü, bize karşı açıkça bağırıp çağırandan bile daha tehlikeli kılıyor onu.”

N.’nin bu kendini bile yok sayma gücü, kendi benliğini ve duruşunu yücelterek başkalarına dayatma tehlikesinin tamamen dışına taşması açısından önemli. Bunu, basit bir ‘umarsızlık’la karıştırmamak lazım. Adının kısaltması ‘N.’ (Ne?) olan bu kişinin belirsizliği ve ‘yüce’ sayılan her şeyi ‘hiç’leştirebimesi kontrol ve tahakküm projesinde açılan bir gedik olarak duruyor ve o yüzden tehlikeli addediliyor. Şöyle de düşünebiliriz bunu; şeytan aslında mutlak karşı çıkışıyla Tanrı’nın varlığını güçlendirirken, bilinmezciler (ya da ateistler) umursamazlıklarıyla Tanrı’yı öldürme gücüne sahiptirler.

Üçüncü bölüm Hareket’e hizmet edip, N.’yi Yargılamalar Bakanlığı’na teslim etmekle görevli Sevinç’in bakış açısından anlatıyor olayları. Sevinç, yaratılan korku atmosferinin yaratanları da nasıl sardığını gözler önüne seren bir ‘itirafçı’ gibi yazıyor. N.’nin yazdığı ‘Geceyi Örenler’ adlı yazıda söyledikleri Sevinç’i kuşkuya sürüklüyor; “büyükler arasında geceyi örenler… önce korkunun yününü ilmek ilmek sıra sıra ördüler; kendilerini de yakacak ateş yününün yumakları, torbalarında sırasını bekliyordu.” Bu cümleler Hareket’in ateşli bir savunucusu olup, Gecenin İşçileri’ne hizmet eden Sevinç’i kurulan bu korku atmosferinde kendisinin de harcanabilecek bir piyon olduğunu görmesini sağlıyor. Böylece hikaye ‘üç gözden’ anlatıldıktan sonra bütün seslerin birbirine karıştığı dördüncü bölüme geliyoruz. Kitabın son bölümü.

Bu bölümdeki ‘ses çokluğunu’ şu dipnot çok iyi anlatıyor: “Kitabın, artık ‘kitabım’ dediği bir yazının her yanı delik deşik sanki. Herkes her yerinden içine sızabiliyor. Bunun sonucu ne olur çok geçmeden anlarız.” Bakhtin’in çok methettiği ve edebiyatta bir ‘özgürleşme’ stratejisi olarak gördüğü, tek-dilin (monoglossia) hakimiyetini sarsan çok-dilliliğin (heteroglossia) cisimleşmiş hali bu. Bu son bölümde herhangi bir ‘hakimiyet’ söz konusu değil. Artık bütün sesler anlatının parçası olabiliyor. Ve elbette Tanrı-yazar’ın da ölümüne şahit oluyoruz. Karasu’nun ifadesiyle ‘tanrılık-taslayanlar’ın altındanki zemin kayıyor. Kendi benliğiyle dünyayı bir tutan ve bu benliği dünyaya dayatmaya çalışan herkes (Gecenin İşçileri olmaya her daim aday olan herkes) bu son bölümde eleştiriden nasibini alıyor. Okuru, ‘yüce’ addedilen her şeyi bozmaya davet ediyor Bilge Karasu, buna edebiyat da dahil: “Bir gün gelir, sözcüklerin büyüsünden sıyrılmamız gerektiğini anlarız hepimiz. Yüce duyguların, kalıptan çıkmış düşüncelerin büyüsünü işler kılan sözcüklerin büyüsüne kapılmaktan vazgeçmemiz gerektiğini.” Tarihteki bütün karanlık devirler, bütün ‘büyük geceler’ birilerinin ‘yüce’ bulduğu değerlerin ve sözcüklerin eseri değil mi? Ezcümle, Gece’de Tanrı-yazar işte bu tür bir yücelik iddiasının cisimleşmiş hali olduğu için ötürü öldürülmüştür.

Aslında Karasu bununla da kalmıyor, sadece Tanrı-yazar’a değil, ‘insan’a yüklenen yüce anlamın da ortadan kaldırılmasını savunuyor, o yüce anlam varoldukça birilerinin aydınlığı başkasının ‘gece’si olmaya aday: “Büyüsünden sıyrılmamız gereken sözcüklerden biri -en önemlilerinden biri- de ‘insan’ sözcüğü. Bir tılsım gibi kullanıp en yüce duyguların aracı haline getiririz onu… İnsanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın değerini öğrenir, hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız.”

Not: Bu yazı ilk olarak İzafi dergisinde yayınlanmıştır.