Bernhard’ın “Zihnin Dünyadan Kopuklar Birliği”ne Seslenişi: Sarsıntı

Tekrar ve fark, döngüsel olarak anlatımın niteliğini oluşturur ve bu döngüsellik Bernhard’ın yazısında bir imzaya, taklit edilemez bir takıntı olarak “edebiyat edimi”ne dönüşür.

“Her birimizin, hiç var olmadığı ve sadece var olma numarası yaptığı uzun dönemler vardır. Bazen bir insanın gerçek var oluşuyla numaradan varoluşu, onun için ölümcül şekilde birbirine karışır.”[i]

Thomas Bernhard üslupçu bir yazar, bu biliniyor. Dilsel bir şiddette anlamını buluyor üslubu. Erken tarihli Sarsıntı adlı anlatısında da bu üslubu ve bütün eserlerinde tekrar eden meselelerini görüyoruz. Mevcut halde kültür bir mahvoluş nedenidir fakat doğanın da bir kurtuluş yeri olduğu anlamına gelmez bu eleştiri Bernhard’da. Onu “tıkanmanın yazarı” haline getiren bizzat bu durumdur. Yazar kendi zamanının çocuğudur fakat kendi zamanıyla uzlaşmamaya yeminli bir çocuk. İstenç ve tasarım olarak dünya bir hesaplaşma sahnesidir. Öfkeyi bir üsluba dönüştürerek insan dünyasına yöneltmesinin nedeni de budur. Sarsıntı dolayısıyla Bernhard’ın üslubunu yeniden hatırlayalım istedim.

* * *

Sarsıntı (Verstörung), Thomas Bernhard’ın 1967 tarihli novellası. Onu büyük üslupçulardan biri yapan o tümüyle kendine has anlatım biçiminin gelişiminde önemli eşiklerden biri. İlk romanı Don’dan (1963) itibaren belirginleşen bir üslup bu fakat asıl sonraki anlatılarda büsbütün kendi taklit edilemez söyleyişini bulacak. Kireç Ocağı (Das Kalkwerk, 1970) özellikle bir dönüm noktası olarak görünüyor fakat öncesinde Amras (1964) ve Watten (1969) öykülerinin yanı sıra Sarsıntı’yı da belirgin eşikler sayabiliriz. İki bölümden oluşuyor Sarsıntı, özellikle prens Saurau’nun söz aldığı ikinci bölümden itibaren üslup belirginleşiyor, prensin sürüp giden monologunda Bernhard’ı  Bernhard yapan edebi sesi duyuyoruz.

Bir yazarın “bütün eserleri”nde aslında hep aynı şeyi anlattığını söylemenin bir anlamı varsa eğer, bunun en tartışmasız örneklerinden biri kuşkusuz Bernhard’dır. Saplantılı bir yazardır, saplantılardan bahsettiği için değil ne anlatırsa anlatsın söyleyişinde onu bir saplantı haline dönüştürdüğü için. Hep aynı meseleleri hep aynı sözcüklerle ve aynı şekilde söylemiştir neredeyse. Anlamını, verili dünyayı öfke ve tiksintiyle olumsuzlamada bulan sonsuz bir tekrar retoriği. Dil krizinin dilin bizzat krize dönüştürülmesiyle çözülüşü demeli belki; modernist edebiyatta bunun örnekleri biliniyor. Tekrarın niteliği Bernhard üslupculuğunun ayırıcı özelliğini oluşturur. Saplantılı şekilde meselelerini tekrar ederken sözcüklerin tekrarında değişen vurgularla hep bir fark da yaratır Bernhard, meselelerini farklı bir yönde belirginleştiren ve yönelttiği dilsel şiddeti derinleştiren bir farklılaşma. Tekrar ve fark, döngüsel olarak anlatımın niteliğini oluşturur ve bu döngüsellik Bernhard’ın yazısında bir imzaya, taklit edilemez bir takıntı olarak “edebiyat edimi”ne dönüşür.

Sarsıntı’da son kitabı Yok Etme’nin temelleri atılmış gibidir örneğin; prensin oğlunun her şeyi yok edeceği yönündeki korkusu, bu son romanda bizzat her şeyi yok eden oğulun hikayesi olarak sahnelenir. Döngüsellik sarmal niteliktedir ve bu yalnızca anlatıların kendi içinde kullanılan bir yöntem değildir, farklı zamanlarda ortaya çıkan anlatıların birbirleriyle olan ilişkisinin niteliğini de belirlemektedir. Anlatıların leitmotifleri sabittir (hastalık, yabancılık, yalnızlık, iletişimsizlik, delilik, intihar, ölüm, kültürün ve doğanın mahvediciliği), farklı şiddetlerde beliren öfkenin ve tiksintinin yönelimi ve reddiyenin kesinliği de öyle fakat Bernhard edebiyatının gücü ya da etkisi motiflere dair fikirlerden kaynaklanmaz esas olarak, bir bütün olarak fikrin dönüştüğü biçimden, reddedişin dilsel şiddeti olarak beliren söyleyişin kendi biçiminden kaynaklanır.

Bir başka noktanın daha altını çizmekte fayda var. Bernhard, tümüyle kendine has bir şekilde yaşamla sanatın iç içe geçtiği bir kurgusal gerçeklik oluşturmuştur. Nitekim, bir “anti-otobiyografi” yazarı olarak “otobiyografide kurmaca”nın da nev-i şahsına münhasır yaratıcılarından biridir Bernhard. Sarsıntı‘da da otobiyografik anlatılardaki sesi duyuyoruz. Romanlardaki karakterlerle otobiyografik metinlerdeki anlatıcılar birbirine benzer. Betimlemeden uzak, uyumsuz düşünce metinleri. Fakat varoluşcu metinlerdeki gibi bir uyumsuzluk değildir bunlar, yıkıma yönelen reddiyelerdir. Mahvoluşumuzun nedeni olan dünyaya karşı yöneltilen keskin bir reddiye. Gücünü tekrar ve abartı tekniğinden alan üslup, uzlaşmaz ve inatçı bir reddiyeye dönüşür, öfke ve tiksinti dünyanın varlığımızı sürüklediği mahvoluşa karşı yöneltilmiş bir karşı-yıkım ilkesi olarak işler. Her şey saçma ve gülünçtür, bunu tespit etmenin ve buna karşı koymanın kendisi bile! Yine de mevcut saçma ve gülünç olanın içinde “karşı” bir saçmalık ve gülünçlükle direnç göstermek gerekir. Bernhard anlatılarının pharmakon etkisi, anlamını hayatın zehrine karşı gösterdiği bu şiddetli tepkide bulur.

Prens Saurau’da bir şekilde Prens Mişkin’i gördüm ben ama bir İsa parodisi olarak saf iyiliğin temsili söz konusu değil elbette artık. Budalalık deliliğe dönüşmüş, prensin aklı ve dili çılgın bir sayıklama haline gelmiştir. Mişkin ile Saurau arasında “Tanrı’nın ölümü”nün yer aldığını hatırlayalım, bir yüzyıl sonra nihilizm çağının ortasında konuşuyordur bu ikinci prens. “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi” talebinin de her anlamda boşa çıktığı, gündeme bile gelmediği bir çağın içinde konuşuyordur. Parodinin parodisi budalalığın bir çılgınlığa dönüşmesiyle sonuçlanır, delirdikçe keskinleşen bir aklın çılgınlığı olarak; yalnızlık ve başkalarının arasında olmak aynı anda imkansızdır, iletişim imkansızdır ve yine de bir zorunlulukla konuşulur. “Yeraltı trajedisi” burada artık bir varoluşçu problematik değil mahvoluş sahnesidir, sevgi dolu saf prens bitmeyen bir monoloğun temsilcisine dönüşmüştür bu nihilistik sahnede.

Kültür ve doğa mahvoluşun nedenleridir Bernhard anlatılarında, farklı vurgularla ortaya çıkan bu iki kavramı anlatıların art alanında sürekli işler halde buluruz. Kültür bir yabancılaşma eleştirisinin işaret yeridir fakat ardında herhangi bir sahici insan, öz kültür iması yoktur bu sorgulamanın. En eski kültürden bugüne insan oluş sorunun kendisidir, sorunu bir değerler yapısına büründürerek tıkanmayı sorgulanamaz –dolayısıyla düşünülemez- kılan kültür, sorunun kendisidir. Doğa kavramanın Bernhard anlatılardaki işleyişi ise tümden karmaşık görünümlere sahiptir. Metafizik bir muhtevası bile vardır bu görünümlerin. Kültürü böylesine tiksintiyle reddeden bir düşüncenin doğaya işaret edecek olması makul olurdu fakat Bernhard bir romantik değildir.  Schopenhauercu kavramlar, hem istenç hem de tasarım, anlatılar boyunca sürekli tekrar eden çift yönlü bir reddiyeci düşünüşün leitmotifleri sayılabilir. Akıl bir delilik biçimine bürünmüş, delilik de aklın en çıplak haline dönüşmüştür. Aşırı entelektüel, saplantılı, deli karakterlerle içeride bir olumsuzlama sınırı çekilir mevcudiyete karşı. Bernhardvari bir şekilde söyleyecek olursak: İnsan kendi kendinin mahvoluşudur. İnsanlar hem birbirlerinin hem kendilerinin mahvoluşudur.

İnsanın -doğaya ya da kültüre ya da her ikisine birden- hapsolmuşluğu teması Sarsıntı’da da karşımıza çıkıyor ama bu sefer daha farklı terimlerle. “İnsanın dünyanın resimlerine hapsolduğunu” söylüyor bir yerde prens Saurau. Yaşamasız bir yaşama hapsolmak denebilir, ki Bernhard anlatılarında sıklıkla akla Adorno’nun gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bize gerekli olan diyecektir, prens devamında, dünyanın resimlerinin nasıl olursa olsun bizim tarafımızdan tahrip edilmesidir. Bu noktada Heidegger’in “dünya resimleri çağı” dediği metafizik eleştiriyi hatırlayabiliriz, nihilizm çağına yöneltilmiş bir eleştiridir bu fakat Bernhard için Heidegger’in taşralı bir felsefe inek sağıcısı olduğunu unutmayalım (bkz. Eski Ustalar). Köken fantazisi, yerellik ve yerlilik tiksinti konusudur Bernhard’da. Bizi mahveden bugünün kültürüdür, dolayısıyla asıl olarak bugünün kültürüne yöneltilir reddiye. Ancak dünya resimlerinin tahrip edilmesi denen şey kültürün tamamına yöneltilir, tahrip etme eski kültürden bugüne bir yıkım ilkesi uyarınca öne sürülüyordur. Ne ütopik ne de nostaljik bir geri bildirim vardır bu yıkım ilkesinde, bir reddi mirastan söz edebiliriz ancak.

Öfke ve tiksintinin dili çetrefilli bir mesele. O meşhur deyişte olduğu gibi, şiddeti oranında kişiyi “haklıyken haksız duruma düşmek”ten koruyacak bir şey yoktur. Bernhard’ın alamet-i farikası ise öfke ve tiksintinin dilini sivriltilerek bir üslup haline getirmesi ve reddiyeyi estetik bir meseleye dönüştürmesidir. Bu noktada, edebiyatta biçim sorunu denilen şeyin, nasıl ifade edildiğinden bağımsız bir anlamın olmamasında ortaya çıktığını hatırlamak gerek. Bernhard’ın üslubu, mevcudiyete yöneltilen bitimsiz bir dilsel şiddete abartılı ve döngüsel bir biçim kazandırmasında anlamını bulur. Bütünüyle teatral, yapaylık ve sahnelenmişlikten oluşan, bunu bilinçli şekilde oluşturan bir dil. Bernhard’ı “nihilistik yazarların sorunu” diyebileceğimiz süflileşmeden uzak tutan ve ikna edici kılan şey, edebiyat edimini bir üslup sorunu olarak -dünyada ve dünyaya karşı- bir düşünme inadına dönüştürmüş olmasıdır. Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili’nde “Acı anlatılabilir mi?” sorusuyla yazarları kurcalıyordu, yavanlaşma ve bir efekte dönüşme tehlikesi yatıyordur çünkü bu dilde. Benzer bir soruyu “öfkenin dili” olarak gündeme getirmek mümkün. Bernhard’ın çözümü -bütün eserlerinde farklı çeşitlemelerle beliren aynı- karakterlerinin, dünyada dünyaya karşı saplantılı bir düşünme inadının temsilcileri olarak, olanca sunilikleriyle öfkenin dilini kullanmalarında belirginleşir. Bağırıp çağıran değil, sertliğini ya da şiddetini akıl yürütme biçiminde ve onu dile getirme biçiminde bulan bir öfke hali.

Keskinleştirilen ve sivriltilen düşüncenin maddileştiği dil, uç sınırlarda dolanıp zaman zaman yıldırıcı bir hal alsa bile, Bernhard’ın yazısı bir öfke tribi olmaktan, reddiyesini kibre dönüşmekten sakınır. Aklın tiksintiyle, deliliğin yıkımla iç içe geçtiği teatral kurgusallık, o kurgusallığın dilsel yapısı, mevcudiyeti karanlık bir sahnede saçma ve gülünç olarak durmaksızın belirginleştirir. Anlatıları hem nihilizmin bir semptomu hem de nihilizme karşı semptomatik bir meydan okuma haline getiren bu dil yapısıdır. “Abartı sanatı”nın en abartılı halleri öfkenin dili sorusuna bir çözüm bulur kendi dilsel sınırları içinde. Kültür tıkanmış, dil tıkanmış, varoluş tıkanmıştır Bernhard’ın düşüncesinde, bu düşünceye itiraz edilebilir ama onun eserlerinin ötesinde mevcut dünyanın resimlerine yöneltilen eleştirel düşünce takip edildiğinde de tıkanmanın veçheleriyle karşılaşırız, karakterlerinin tiksintiyle söylediği gibi olmayabilir her şey fakat tam da söylediklerinin işaret ettiği gibidir. Bernhard’ı “tıkanmanın yazarı” olarak anlayacaksak, tıkanmanın içinde tıkanmaya rağmen konuşmayı sürdürmeye getirdiği çözüm olarak anlamamız gerekir bunu. Anlatılamaz olanı anlatma girişimi bir dil ihlali olarak ortaya çıkabilir ancak Bernhard’ta bu dünyaya ve insana yöneltilen öfkenin ve tiksintinin abartılışıyla belirginleşir, anti-otobiyografinin ve reddi mirasın böyle güdümlü bir dilde bir karşılığı yoktur çünkü.

Dünyayla ve kendimizle ilişkimizin geçişsizleştiği zamanlar vardır, gerçeklik duygusunun zedelendiği, kendimizi bir karanlıkta bulduğumuz zamanlar, mutsuzluk ve umutsuzluk denilen, bakmanın, görmenin, düşünmenin ve konuşmanın tıkandığı, her şeyin saçma ve gülünç bir anlamsızlıkta kendi üstüne kapandığı zamanlar. Bernhard tam da bunun içinde, bu geçişsizlik halinde hala bir şey söyleyebilmenin, konuşmaya devam etmenin dil imkanını yaratmıştır, abartılı bir gülünçlüğün içerdiği dilsel şiddet, kendimizle dünya arasındaki tıkanmanın nesnelliğini gösterir ve bu gerçekliğe tiksintiyle meydan okuyuşunda bir anlama ya da duyuş imkanı sağlar, karanlıkta her şeyi aydınlatan bir düşünme gücü olarak.

* * *

“Düşünen insan kendini gitgide, ona devamlı anne babasız olduğunu kanıtlayan dev bir yetimhanede bulur. Hepimiz anne babasızız; asla tek başına değil ama daima yalnız. Uzun zamandır zihnin dünyadan kopuklar birliğini kuruyoruz; hep birlikte. Ve kendimize, dedi, yargılanmadan var olamayacağımızı bildiğimiz için, kesintisiz anlayacağımız ve bu sayede tahammül edeceğimiz, sürekli, sert bir mahkeme diliyoruz.” [ii]

Yetimhane, aklıma John Berger’in “gizli bir yetimler ittifakı öneririm” deyişini getirmişti okuduğum anda. “Birbirimize göz kırparız” diyordu Berger Hoşbeş’te, “dünyanın pisliğini olduğu gibi kabul eder, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız.”[iii] Bernhard hoşbeş edilecek biri değildir belki, bitmeyen monologları hep aynı şeyi söylüyor, herhangi bir çıkışa işaret etmiyordur nihayetinde. Ama yine de ve tam da böyle karanlık bir sahneyi aydınlattığını anlarız sözcüklerinin, bu dilsel şiddet hem kendi hikayesini anlatmasının bir yoluydu, hem de kendi hikayesinin de anlamını belirleyen dünyanın karanlık resimlerini göstermesinin bir yolu. “Zihnin dünyadan kopuklar birliği”nde hala bir şey söylemenin, yetimlere ulaşmanın bir yolu da denebilir buna.

[i] Thomas Bernhard, Sarsıntı, Çeviri: Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, sf. 126.

[ii] A.g.e., sf. 149.

[ii] John Berger, Hoşbeş, çeviri: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yayınları.