Bengü Karaduman’da Çizgi, Tekrar ve Hakikat

Mekana ayak basar basmaz, sanki kriz geçiren bir kalbin eko kardiyografisi ile karşılaşırız. Bütün espası yırtma arzusunu belirgin kılan bu biçimsel aritmik hal, bir imge krizi görünümü yaratır. Başka yüzeylerdeki büyük boşluklar ise bu krizi besler.

Bengü Karaduman’ın YANKIECHO sergisindeki eserlerini psikanalitik deneyimler veya bilinçdışının muazzam üretkenliği ile sınırlamak bize göstermiş olduğu dil zenginliğini görmezden gelmeye yol açabilir. Sanatın, sanatçının bilinçaltını görselleştirmesi ve bunu bir düşüncenin veya duygulanımın göstergeleri olarak sunması sürrealistlerden bu yana çokça kullanılmış bir üretim pratiği. Ancak Karaduman’ın çalışmalarını bireysel veya kolektif bilinçaltının ya da ruhun derinliklerinde aramak; onun malzeme ile kurduğu ilişkiyi anlama adına eksik bir değerlendirme gibi duruyor. YANKIECHO sergisindeki eserlerde, rüyaların yanı sıra dünya ile kurduğumuz ilişkinin yüzeydeki gösterenleri olarak varlık ve hayatın bilinçle alakalı yorumları söz konusudur. Yani bilinçdışı okumalar veya rüya tasvirlerinin dışında eserler, biçimsel açıdan bizi daha vaatkar bir analize sürüklüyor. Bu sebeple sergideki desenler biraz daha yakından bakılmayı hak ediyor.

Kalp Atışı Olan Çizgiler

Öyleyse sonda söyleyeceğimizi başta dile getirerek konuya girelim. Karaduman’ın sergide bize gösterdiği asıl şey, çizgilerdir. Daha doğrusu, çizgilerin bilinçli bir tercihle aktör olarak seçildiği düşünsel bir üretimden söz edebiliriz burada.

Bu çizgiler iç dünyadan gelen çizgilerden çok, dış dünyadan gelen ama zihinsel ve ruhsal bir kaleydoskoptan geçerek tekrar dışarı fırlatılmış yaşamsal göstergelerdir. Çizgi/ler, flu ışıklar altındaki bir desenin edilgen yerleşik elemanları olarak değil, potansiyellerini keşfetmeye çalışan, tansiyonu yüksek nesneler olarak görülebilir. Doğaya, zamana, varlığının dirimselliğine ait belli belirsiz göstergelerden geçip tekrar ederek ve her tekrardan bir fark damıtarak yaşamın çeşitli izlerini taşıyan işaretler yaratır. Düpedüz gerilmiş, yüksek tansiyona tutulmuş bir kuvvetin parçaları olarak da okunabilir çizgilerdir bunlar.

Başka bir deyişle bu parçalar, yaşamın, nesnenin, hareketin, rüyanın ve bilincin içinde, adeta, benliği aşındırarak gidip gelir, kendini tekrar tekrar var eder ve sonra da kendini silmeye başlar. Desendeki hareketler ritmik bir tavırla grotesk uğraklardan geçerek belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra yeniden gözden kaybolmaya ve bir karar verilemezlik noktasından itibaren kırılmaya başlar. Sonra bir daha denemenin ve hakikati aramaya koyulmanın basit araçları olarak devam eder.

Mekana ayak basar basmaz, sanki kriz geçiren bir kalbin eko kardiyografisi ile karşılaşırız. Bütün espası yırtma arzusunu belirgin kılan bu biçimsel aritmik hal, bir imge krizi görünümü yaratır. Başka yüzeylerdeki büyük boşluklar ise bu krizi besler. Ama boşluk ve çizgiler durağan olmayıp birbirini gözeten iki ana hat olarak tetikte bekler. Ne mekanın soyut bir düzenlemesini ne de dünyanın ya da varlığın temsili hallerini kestirmek mümkündür bu desenlerde. Onun yerine, ikisi arasında salınan bir kararsızlık halinden bahsedilebilir ancak. Çizgi, görsel bir yaratım elde etmenin temel birimi olarak işleyen bir makinenin hazır nesnesi olarak boşluktan güç alarak, tekrar ve fark diyalektiğini çalıştırır. Gözlemler, rüyalar, duygulanımlar, acı, keder ve neşe, işte bu ara bölgede, çizginin yalınkat tekrarı ile işler durur Karaduman’ın izleğinde.

Soyut anlatılar gibi görünen çizgisel aura, bir bileşkeyi oluşturan tekil kuvvetlerin bileşke oluşturması yerine bileşkeyi parçalayan ve rastlantısal kesişimler oluşturarak tekilliğini vurgulamayı seçen bağımsız unsurlar gibi yol alır. Bu atmosfer içinde katmanlar ve kıvrımlar, imge ve türevlerinin kendini ele vermesi için tekrar bakmayı zorunlu kılar. Desenler, 8. İstanbul Bienali’ne de katılan Etiyopyalı sanatçı Julie Mehretu’nun desenlerindeki gibi “resme bakarken başka bir şeye de bakmak” gibi anlamlar taşır, ancak bir farkla. Karaduman, rengi desenden dışlayarak ilerler. Rengin alt edebileceği bir hakikat mümkün görünmemektedir burada. Mehretu için söylenen, “…resimlerinden birinin önünde durup bakmak biraz o başka bir şeye bakmak gibidir. Kent gibi onlar da katmanlardan, fragmanlardan ve devinimlerden oluşturulmuştur. Farklı farklı görsel dillerin birikmesidir bu resimler. Resmin uzamında harflerin, mimari çizimlerin, duvar yazılarının, çizgi romanların, ‘air brush’ ve ‘ink wash’ tekniklerinin dolaşımda olduğunu görebilirsiniz. Bu fragmanlar bütünlüklü dillerin kırık dökük parçaları değildir. Dünyayı tasvir eden bir sürecin parçasıdırlar. Yıkılırken birleşirler,” sözleri Karaduman’ın desenlerinde daha yalın bir evreye ulaşır.

Form’daki Acı

Karaduman’ın çizgilerindeki bir diğer katman, soyut gibi görünen katmanlardan form alanına transfer olan ama taşındığı yerin de izlerini taşıyan çizgilerin güncel politik atmosferdeki varlığıdır. Bu çizgiler, içeriden, belleğin tespiti zor bir boyutundan çıkar, inşa edilmiş benliği tekinsiz bir varoluşla yıkarak dünya ile aramızdaki mesafeyi görünür kılmaya başlar. Ya da tersinden, dünya ile aramızdaki mesafe içeriye (benliğe) doğru kıvrılır ve orada yaptığı tahribatları bize tekrar geri sunar..

Doğrusu, forma bürünenler, acıdan başka bir şey bırakmaz elimizde. Hareket ve biçim kazandırılmış görseller bize şiddetin çeşitli veçhelerini anlatır. Sağır Ağıt, Yara İzi ve Yerleşik Geçicilik gibi animasyonlar; rüya, resmi şiddet ve kapatılma gibi mefhumların görünürlük kazandığı yerlerdir. Maruz kalıp da sağır, dilsiz kaldığımız alanlardır. Çizgiler gerçeği ele geçirmeye ve estetik bir sunuma soyunmaya başladığı andan itibaren doğruyu konuşmanın, gerçekliği dile getirmenin hizmetine girer.

Aslında burada anlatılmak istenen, anlatının imkansızlığına işarettir. Hakikat arayışı, var olmak, ölümlü olmak, hissediyor olmak üstümüzde tepinen dünyanın gücüne karşı doğruyu söylemek, hakikati vurgulamak ne kadar mümkündür? Dile gelse, başkasının cephesinden hissedilmesi ve anlaşılması söz konusu mudur?

Peki nedir bizi kat eden bu çizgiler?

Deleuze bize, “…biz çizgileri kat ettiğimiz gibi çizgiler de bizi kat eder,” demişti bir keresinde. Hayatlarımıza, rüyalarımıza sızan ve bizi ele geçiren kuvvetler olarak mı değerlendireceğiz bunları? Ya da bütün toplumsal-siyasal sistemlerin, tarihin, ailenin, cinsiyetin, kimliğin, okulun, terbiyenin katmanları olarak işleyen çizgiler midir bunlar? Veya bütün form yapıları tahakküm kurucu mudur? Yani içimizden/zihnimizden doğal bir şekilde dökülüyormuş gibi görünen imgelem haritamız aslında ele geçirilmiş bir psişik yapının tezahürleri olarak mı yer etmiştir bizde? Ve bunlardan kurtulmak mümkün mü? Ya da Deleuze’ün deyimiyle ‘Kaçış Çizgileri’ nerededir?

Nereye kaçalım?

Elbette bu, klasik manada bir yerlere kaçmakla mümkün olan bir durum demek değildir. Durduğumuz yer bir kaçış çizgisinin başlangıç yeri neden olmasın? Bu durum, bedende/zihinde/tahayyülde yer etmiş çizgilerin türlü veçhelerini silmek, en azından kırmak ile mümkün olabilir. Bu da bir şekilde bize yaşama imkanlarını ve teçhizatlarını kazandırır. Bu direnme hali ancak karşı çizgiler yaratmaktan geçer: kimlikle, aileyle, devletle, cinsiyetle vs. bütün tahakküm kurucu unsurlarla restleşmeyi getirir.

Karaduman’ın çizgileri bu tahakküm güçleri içinde doğruyu söylemenin, hakikati vurgulamanın imkanlarına dair bir arayıştır. Çizgiler, manalarını arayan sözcüklere benzer, kuvve’nin sınırlarını zorlar. Çünkü doğruyu haykırmanın dile gelmeyenle bağlantısının farkındadır. Lacan, “Daima doğruyu konuşuyorum. Bütün doğruları değil, çünkü hepsini dile getirmenin imkanı yok. Hepsini söyleyebilmek imkansız: kelimeler kifayetsiz kalır. Yine de, bu olanaksızlık sayesinde sahih gerçeğe tutunabilir insan[1] derken dildeki boşlukların ve erksizliğin hakikatini vurguluyordu. Karaduman’ın sözcükleri veya çizgileri de bu açıdan anlam taşıyan birimler olmaktan çok, sesin boşlukta yankı bulmuş hali gibidir. Sonuç olarak, Bengü Karaduman’ın çizgilerinde iç dünyanın dışavurumunu değil, dış dünyanın içerideki yankısını görmek mümkündür.

Bengü Karaduman’ın ‘Y A N KIEC H O’ sergisini 30 Aralık 2017 tarihine kadar Milli Reasürans Sanat Galerisinde ziyaret edebilirsiniz.

[1] Lacan ve Sinema Sanatı, Mustafa Mencütekin, Arı Sanat Yayınevi, 2014, s.10