Bay Jules ile Bir Ömür

Yaklaşık otuz kitap yazan Belçikalı Diane Broeckhoven, Türkçe’ye çevrilen bu ilk kitabında, Alice Munro zarafetinde ve Milan Kundera lezzetinde bir öykü yaratıyor.

Yıllardır içinizde biriktirdiğiniz şeyleri kusmanın asla bir yolunu bulamayacağınızı adınız gibi biliyorsunuz. İçinizi kemiren tutsaklık ve boyun eğmenin, aslında özgürleşme korkusu olduğundan da eminsiniz. Ve beklemediğiniz bir sabah, söyleyemediğiniz, ağzınız dolusu sitem ve yakınma ile kalakalıyorsunuz. Ne yaparsınız? Zayıf kollarınız ve pörsümüş memelerinizle, özgürlüğün tam ortasına, alışkın olmadığınız bu ortama çırılçıplak bırakıldığınızda, ağzınızda yıllardır birikmiş olan binlerce kelimeyi kime savurursunuz?

Bay Jules ile Bir Gün‘ün baş kahramanı Alice, kocası Jules’ün “uçmuş alkol, muskat ve yaşlı adam karışımı kokusu ardında karanlık bir gölge gibi uzanırken, yataktan her zamanki gibi kahve kokusu yataktaki kokulara baskın geldiğinde ve haline yeterince şükredecek kadar vakit geçirdiğinde” kalkıyor o sabah. Ve kocasını, içerde, kanepenin üzerinde ölü buluyor. Bu andan itibaren Alice, kocasının ölümüne inanmamak ve kocasının ölümüne sevinmek arasındaki o dar aralıkta kendini oyalamaya çalışıyor. Geçmişte içine kazınan birkaç olayın da dahil olmasıyla uzayıp giden öykü, Alice’in ikileminde ertesi sabaha doğru yol alıyor.

Mutlu ve mutsuz, yaşlı bir kadın Alice. Yalnızlığı, bu uzun öykünün ilk sayfalarından başlayarak fazlasıyla hissettiriyor kendini. Kocasına karşı kırılgan, aynı zamanda da bastırdığı duyguları bir o kadar isyankar. Kocasının sağlığında yaptıkları ölüm hakkındaki konuşmalarda ve Alice’in ölüm döşeği hayallerinde, yazar Diane Broeckhoven, okura bu sıkışmışlık halini Alice’i dramatize etmeden çok başarılı bir şekilde aktarıyor:

bay jules -

“Hayalinde işin acı çekme kısmını ya da alt bezi morarmış uzuvlar gibi küçük düşürücü fiziki ayrıntıları hesaba katmıyordu Alice. Gümüş grisine boyanmış saçları ve manikürlü tırnaklarıyla yeni ütülenmiş nevresim takımları arasında, sıcak geceliğinin içinde yatacaktı. Elli yıldır içinde biriktirdiği her şeyi Jules’e söyleyebilecekti. Ondan nefret ettiğini ve onu sevdiğini. Onu terk edip gitmek istediği zamanlar olduğunu ve kaldığı için memnun olduğunu. Özgür olmayı istediğini ve varlığının her bir ipliğiyle ona bağlı olduğunu… Jules öfkelenip Alice’i azarlamazdı. Huzur içinde ölmesine izin verir, ve Alice daha son nefesi için güç toplamadan onu özlemiş olurdu.”

Söylemek istediklerini söyleyebilmek için, kocasının hala taze olan sıcaklığını, için boşaltabilme fırsatı olarak yazarın da yardımıyla lehine çeviriyor Alice:

“Ölümü iliklerine kadar nüfuz etmedikçe Jules gerçekten ölmüş sayılmazdı. Şimdilik hakikat yalnızca dışarıda, sinir uçlarında dolaşıyordu. Gözeneklerinden içeri çisenti gibi sızıyordu.”
“Geride kalanlar için ne fena,” diye fısıldadı ve söylediği anlamsız cümlenin yüzeyselliği ona bir an moral verdi. Hala yatağın sıcaklığını kaybetmemiş elini kocasının serin elinin üzerine koydu. Henüz soğuk değildi.”


Sıradanmış gibi görünen bir günün sabahında başlayan öykü, yine sıradanmış gibi görünen ertesi sabaha kadar uzanıyor. Komşusu Bea’nin otistik oğlu David’in de Alice’in bu beklenmedik gününe dahil olmasıyla birlikte dişliler yerine oturuyor. Alice’nin hafızasından çekip çıkartılan ve Diane Broeckhoven’in hoş sesiyle dinlediğimiz küçük hikayelerle, genç kızlık, ilk annelik, karılık, yaşlılık, iştah, intikam, sevinç, utanma, unutma ve hatırlama arasında gidip gelen hikaye tıkır tıkır işliyor.

Bazı bölümlerde, yüzünü görmediğimiz karakterlerle geçmişini seyrettiğimiz Alice, kocasıyla hesabını tamamladığını düşünüyor belki ama ertesi sabaha uyanışının resmi, hesabı belki de kendisiyle kapattığını düşündürtüyor okura.

Yaklaşık otuz kitap yazan Belçikalı Diane Broeckhoven, Türkçe’ye çevrilen bu ilk kitabında, Alice Munro zarafetinde ve Milan Kundera lezzetinde bir öykü yaratıyor. Deniz Koç’un tadında çevirisiyle de okunması daha zevkli bir hale gelen bu uzun öykü Kolektif Kitap’tan.