Bavul Dergisi’ne Açık Mektup

Bavul Dergisi’nin ‘Açıklama ve Özür’ metninde ifade edildiği gibi faturanın “gerekli görev değişiklikleri yapıldı ve ancak bunu yeterli görmedik piyasadaki 35 bin dergiyi geri çektik” denilerek basılı kağıda ve sanırım ‘genç ve deneyimsiz’ ekipten birilerine kesilmesine ses çıkarmamak elde mi sizce? Bir yayının genel yayın yönetmeni ne işe yarar?

Uysa da Uymasa da Uydururuz Uyar’a…

Şubat ayının ikinci günü İsveç’te yaşayan, kalemi kuvvetli ve underground yazılar yazan bir dostum Bavul Dergisi’nin son fecaatini ifşa eden ekşisözlük linkini bana pasladı.(https://eksisozluk.com/subat-2017-bavul-dergisi-rezaleti–5292517?p=1) Bayağıdır yazışmıyorduk, vesile oldu ve birbirimizin halini hatırını sorduk. Okuduktan sonra ekşisözlük’teki başlığı facebook hesabımdan “Uysa da uymasa da uydururlar Uyar’a” diyerek paylaştım. Listemdeki şair arkadaşlarımdan biri Bavul Dergisi’nin facebook hesabından paylaştığı ‘özür’ postunu yoruma yapıştırınca ben de ilgili linke tıklayıp iki yorumda bulundum bu ‘özür’ postunun altında.

Neyse işimiz, gücümüz var tabii elimdeki işe devam ettim gün içerisinde. Edebiyatı ben kurtaracak değildim ya. Zaten her türlü ‘kurtarıcı’ misyonlarına da kafadan karşıyım. Lakin ifade özgürlüğü diye bir şey yok mu azizim? Evet biliyoruz, ülkemizde yoktu ama sadece devlet tarafında değil maalesef muhalif görünen, popülizmin ekmeğini yiyen kültür (!) yayıncılığında da yokmuş. “Abartıyorsun canım sen de” diyebilirsiniz. Bana sorarsanız hiç de abartmadan, sıradan ‘hakaret ve küfür’ içermeyen iki yorum yazmıştım:

“Bence hatalı dergileri piyasadan çekeceğinize, kendinizi piyasadan çekseniz ya. Hatalı dergileri piyasadan çekip yok yere kağıt israf etmeyin. Gerçi tumblr gibi mecralardan yayın hayatınıza devam etseniz kağıt israfı da yapmamış olursunuz.”
“Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.” Friedrich Nietzsche

Neden alındılar bilmem, arkadaşlarımın haber vermesiyle iki yorumumun da silindiğini öğrenmiş oldum. Baktım diğer yorumlar duruyor, benim yorumum yok. Farklı zamanlarda, ‘üstelik sansüre karşı’ çıkan ‘muhalif’ tonlu yayın organlarının saçma sansüründen de nasibimi almıştım. İlk kez başıma gelmiyor. Bavul Dergisi sağ olsun, yorumumu silmekle kalmamış beni engellemiş de. Bu ne öfke, bu ne celal!

Şimdi mevzunun bana çocukça ve saçma gelen şu ‘profesyonel!’ kriz yönetimi beceriksizliğini bir kenara bırakarak asıl konuya gelsek iyi olur değil mi? Yoksa derdim mevzuyu kişiselleştirmek değil!

Uzun yıllar düşünce ve ifade özgürlüğü alanında faaliyet gösteren bir kuruluşta mesai harcamam ve epeydir de ekmeğimi yazı-çizi işinden kazanmam dolayısıyla bu konularda biraz hassas olabiliyorum. On yıldan fazla oldu, süreli –süresiz yayınlarda, yayınevinde, STK’da vs. alaylı olarak birçok pozisyonda çalıştım. Her zaman bir fanzinin amatörlüğüyle birlikte sahiciliği, sıcak ve samimi geldiğinden mevcut yayın camiasına karşı mesafemi hep korudum diyebilirim. Bu dünyanın içindeki ilişkilerin nasıl olduğunu da tahmin edersiniz bildiğimden, aralanan kapılardan geçmediğim için bir pişmanlığım falan da olmadı. Yani mesele ‘kedi ve uzanamadığı ciğer’ ilişkisi değil ve hiçbir zaman da öyle olmadı. Yoksa murdar etmeseler neden ‘murdar etmek’le suçlayayım değil mi?

İtiraf edeyim Öküz Dergisi benim kültürel gelişimimde önemli bir yerde duruyor. Lise yıllarında alırdım ve hâlâ arşivimde saklarım. Sonra Hayvan Dergisi’ni de almıştım ilk çıktığında ama Öküz kadar değer verdiğim söylenemez. Yine de severdim. OT Dergisi’ni de birkaç defa aldım ve denk geldikçe şöyle bir göz gezdiririm. Neden mi anlatıyorum bunları? Çünkü özünde bu üç derginin bir bağı ve hikayesi var. Yeri geldiğinde eleştiririz ama hakkını da verir ve överiz de… Bunda bir beis görmüyorum. Şimdi OT Dergisi’nden sonra yayın hayatına başlayan, yaklaşık 3-5 senelik ‘klon’ furyaya gelince, ‘kağıt israfı’ olarak gördüğümü özellikle belirtmek isterim. Posta Gazetesi’nin yazarı Candaş Tolga Işık’ın ‘Güneydoğu’da çanak anten terörü’ başlıklı yazısı hala hafızamdayken, mesela KAFA Dergisi’ni ne kadar ciddiye alabilirdim sizce? Neyse, özetle al birini vur ötekine, yani öyle çok da ‘şaapmıyordum’ bu trend akımı…

Gerçi bu dergilerde kalem oynatan arkadaşlarım da vardır belki ama takip etmediğim için bilemiyorum. Kendi tercihleridir, saygı duyarım. Ama bana, ne okur ne de kalem oynatan biri olarak bu ‘klon’ dergiler pek bir şey ifade etmiyor. Ha popülizme karşı mesafe koyduğumdan değil. Popülizmi araç olarak kullanmayı da severim. Ama sadece araç! Popülizmden bir menfaat beklemedim hiçbir zaman.

Şimdi bu ‘türev’ dergilerin kapaklarına baktığınızda isimler jenerik gibi gelmiyor mu size de? Yazsın canım, oyuncu, şarkıcı, ünlü tayfası ona da bir dediğim yok. Lakin sistemleri bana pek etik gelmiyor. Neden mi? Bu ünlü arkadaşların bir yazar olarak paraya ihtiyaçları yok. Kaşeleri zaten değerli. İmzaları yani. Asıl mesele vitrin olarak o isimleri kullanan dergilerin ‘telif’ vermeden bu dergiciliği kotarmaları ve bizlere de jenerik gibi her ay kapaklarını akıtmaları ve kazançlarını da üç beş kişinin paylaşması… Bir de bu dergilerin ‘edebiyat-kültür’ dergisi olarak lanse edilmesi. Genç yazar adayları ve taze gazetecilerin de bu mecralarda üç kuruşa eyvallah deyip bir imkan olarak buraları değerlendirmeleri. En son eleştireceğim kişiler o gençler olacaktır tabii. Asıl takıldığım nokta yayıncılık ve medya işlerinde ‘etik’ meselesinin ihlal edilmesi. Onca yazar ve yayıncı, gazetecilik-yazarlık-yayıncılık faaliyetleri yüzünden sansür ve baskı görüyor, onca bedeller ödüyorken bu pespaye ‘yayıncılık’ çizgisinin ekmek yiyor ve utanmadan yayın dünyasında yer edebiliyor olmasına hiçbir zaman ‘eyvallah’ diyemeyeceğim.

Bavul Dergisi’nin ‘Açıklama ve Özür’ metninde ifade edildiği gibi faturanın “gerekli görev değişiklikleri yapıldı ve ancak bunu yeterli görmedik piyasadaki 35 bin dergiyi geri çektik” denilerek basılı kağıda ve sanırım yukarıda değindiğim ‘genç ve deneyimsiz’ ekipten birilerine kesilmesine ses çıkarmamak elde mi sizce? Bir yayının genel yayın yönetmeni ne işe yarar? Prim yapmaya ve ego şişirmeye mi? O primlerden nemalanarak caka satmaya mı? Kaynak olarak kitaplardan değil de tumblr’dan beslenip ondan sonra da suçu ‘internetin bilgi kirliliği’ne atmak bir çelişki değil mi? Çok kısa google taramasında popüler sitelerden ‘Onedio’nun çok tıklanmış bir listesinde de aynı dizelerin ‘Turgut Uyar’ın dizeleri arasına iliştirildiğini görürsünüz. Bir ülkenin politik atmosferi ahlaken kokuşmuş ve tel tel dökülürken yayın dünyasına ve yeni medyaya da bu çürümüşlüğün sirayet etmesi şaşırtıcı gelmiyor bana. Şaşırtıcı gelen ise bu benzer üsluba ve yayıncılık etiğiyle bağdaşmayan hareketlere karşı insanların itiraz etmemeleri. Aynı piyasanın içinde yer alıp, “aman kimseyi küstürmeyeyim” diye eli kalem tutanların bunu gündemlerine almamaları.

Yayıncılıkta hata yapabilirsin, özür de dilersin, belki basılan hatalı yayınları geri de toplarsın. Bunlar olabilecek şeyler. Ama ‘hatalı’ bir durumda bunu eleştiren birinin ‘eleştirisi’ni sansürlemek? İşte ok burada yaydan çıkıyor. “Oynasınlar kendi dünyalarında canım sana ne” tutumundan çıkıyor insan. Çünkü yanlışlık bize yani kişilere değil bir ‘kültür’e yapılıyor. Sistem, aslında eleştirdiğine benzeyerek kendini yeniden üretiyor bu mecralar sayesinde. Faturalar hep günahsızlara kesilip, asıl sorumluluk sahipleri utanmadan pozisyonlarını korumaya devam ediyor. Sonra da bunun adı ‘yayın dünyası’ oluyor.

Geçtiğimiz günlerde özellikle bilim üzerine makaleler yayınlayan, çeviriler yapan ve bunların karşılığında içerikleri intihal yoluyla iç edilen internet siteleri ortak bir bildiri yayınlamışlardı. Gözden kaçıranlar buradan okuyabilirler (http://www.bilimkurgukulubu.com/genel/duyuru/intihale-dur-de/). Geçtiğimiz yıl ben de işim gereği bu sitelerden ‘Bilimfili’nin içeriklerinden çalıştığım internet sitesine makaleler alıntılıyordum. Bilimfili’nin kullanım izinlerindeki belirttiklerini editör olarak kendi siteme taşıdığımda bu kurallara riayet ediyordum. Yayıncılık etiği bunu gerektirir. Editöryal olarak başlığı ve spotu değiştirmek bir tercihtir, hiç dokunmamak da… Bütünlüğü bozmamak yazara saygısızlık etmemek için hiç değiştirmeyebilirsiniz de… Çalıştığım sitenin sayfa yapısından dolayı siteme aldığım bir yazıda benim ismim sanki yazıyı yazmış algısı uyandırmıştı ve eleştirilmişti. Ben de yazıyı dikkatle okumalarını ve ‘Bilimfili’nin ‘kullanım izinleri’ne aynen riayet ettiğimi, yazının üstüne konmuşum gibi bir algı oluşmuşsa da benim bilinçli olarak değil, sitemin sayfa yapısından dolayı öyle algılandığını söylemiştim. Sosyal medyada tanımadığım okuyuculardan gelen eleştirilere savunma değil, bir açıklama yapmıştım. Başlığa ve spota, editör olarak tercihimi kullanıp özellikle dokunmadığımı, bir çakallık yapmadığımı ve içeriğe dikkatlice bakıldığında da teknik olarak bütün kaideleri yerine getirdiğimi, hatta SEO’dan anlayanların ve web temelli editörlük yapanların bilebileceği ‘linkleme’nin aslında kendi siteme değil makalesini kullandığım ‘Bilimfili’ne yarayacağını üşenmeden anlatmıştım. Meslek hayımda en ufak, önemsenmeyen ‘etik’ kaidelere bile riayet ettim ve bundan sonra da edeceğim. Buna rağmen yeni ya da geleneksel medyada gördüğüm ‘hatalı’ ve ‘etik’ olmayan tutumları eleştirmeye de yine devam edeceğim. Sansürleseler ne yazar? Kendi ayıplarına yeni bir ayıp katmaktan başka!

* ot: Bu söz Nietzche’ye ait değil, yaptığım küçük bir ironi idi. Cümleyi google’da aratırsanız nereden alıntıladığımı göreceksiniz.