Başkaldıran Hayır

HAYIR, bir bozuk düzeni kesintiye uğratacak olan diyalektik düşüncenin argümanlarından da biridir. Hayatımızın, ana damarlarından biri, “hayır”dır.

“Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri. Ama yadsırsa da vazgeçemez; evet diyen bir insandır da, hem daha ilk deviniminde. Tüm yaşamı boyunca buyruk almış bir köle, birdenbire, yeni bir buyruğu kabul edilmez bulur. Bu ‘hayır’ın içeriği nedir?”

Albert Camus, Başkaldıran İnsanın ilk sayfasına bu pasaj ile başlar. Bunu, sıradan argümanlara, hegemonyaya, içi boş kavramlara, herhangi bir tutulacak dalı olmayan fikirlere evet diyen insanlara söyler. Varoluşçu felsefenin içinden kurduğu bu cümleleriyle Camus, kişiyi, kendisiyle yüzleşmeye davet eder. Yüzleşme, insanı kendi kendisiyle hesaplaşmaya iten bir ‘hayır’ın biçimidir/fiziğidir. Bir anlamda, hayır demek, özsorgulamadır.  Özne, hesaplaşma kavramı etrafında adım adım ilerler ve kendi varlık alanını Foucaultvari bir arkeoloji ile yorumsamaya kalkar. Kazı alanında benzerliklerle konuşur, insanlıkla ve kendi doğasıyla da yüzleşir bir anlamda. Bir arkeolog olarak kişi, benliğini kazarak bulduğu tortuyu, önce üzerindeki kirli toprağı temizleyerek ortaya çıkarır. Bu bağlamda, hayır, bir varoluş eleştirisidir. Ve insan, “Hayır…! Ben O değilim ki,” der.

Hayır kelimesinin içeriğini biraz eştikten sonra dilin yapısını görmeye başlayabiliriz. Hayır’ın anlamı, bir görüşün altındaki bilinmeyen sözde örtük bileşenlerin yarattığı totolojik duruma verilen cevaptır. Totoloji, öznesi yükleminden başka bir şey söylemeyen cümle yapısıdır. Örnek vermek gerekirse; “Faşizm, faşizmdir. Din, dindir. Allah, allahtır. Kul, kuldur…” Bu totolojizm, faşizmin dilidir. Faşizmden nemalananların özneleri, yüklemleri, zarfları aynı eksen etrafında dönüp durur. Faşist rejimler, “din, vicdan, gelenek, görenek” gibi yerleşik kelimeleri ilk anlamlarının ötesine geçecek biçimde tekrar tekrar dolaşıma sokarlar. Bunlar içinde ‘din’ kelimesi, tekrar edilmeye en yatkın olandır.

Faşizm, kendi referanslarını oluştururken aralarda geçen boşluklara kendi hegemonik dilinin ağdalı, kılıflı cümlelerini yerleştirir. Söz gelimi egemenler; “Hayır diyenler, bizimle aynı cephede bulunmayan, terör örgütleriyle bir olan teröristlerdir” derken kendi yarattıkları sözde hakikat düsturunu faşizmin totolojik diliyle ifşa ederler aslında. Hitler, Mussolini gibi liderlerin kullandıkları dil böyle bir dildir ve bundan da zevk duyuyor olmalılar, zira kendilerini ‘saf akıllı kitlelere hitap ve hükmeden biricik lider’ olarak hissettikleri anlaşılıyor. Şimdi de Trump, Erdoğan gibi liderler bu geleneği sürdürmekte.

“Goya’nın Hayaletleri” filminde Milos Gorman, Engizisyon’u ve kiliseyi Francisco Goya’nın gözünden aktarır. Filmdeki İnes karakteri kardeşleri ile eğlenmeye bir tavernaya gider. Tavernada, bir papaz tarafından izlenmekte olan İnes’in önüne domuz eti getirilir. İnes, domuz etini sevmez ve yemez. Bu, papazın gözünden kaçmaz. Genç kadın mahkemeye çağırılır ve sorguya çekilir. Domuz yiyip yemediği sorulur, çünkü Engizisyon’a göre domuz eti yemeyi reddetmek Yahudilikle eşdeğerdir. İnes, Yahudi olmadığına dair yeminler eder, ‘hayır’ der, kutsal kitaba el bastırılır.  Ancak domuz eti yememesi İnes’in Yahudi olduğuna kanaat getirmek için yeterli görülür ve İnes, işkenceye maruz kalır. Kilisenin totolojik dili, Engizisyon’da tekrarlanır. Filmdeki alt metin şudur: “Domuz, domuzdur. Hristiyan, hristiyandır. Yahudi, yahudidir.” Bundan başkası olamaz.

Yalan üzerine kurulu bir dil mekanizması hiç yorulmaz. İnsanların bir kısmı, duydukları bir sözün kim tarafından, nasıl söylendiğine bakar ve ‘kanaat önderi’ olarak kabul ettikleri kişilerin fikirlerini benimser. Buna karşılık tarih, hegemonyanın zulmüne başkaldıranların hikayelerini kaydeder. Jeanne d’Arc, Esmeralda, Marat, Spartaküs ve hatta Deniz Gezmiş…

Spartaküs’ün köle isyanı tarih sayfalarından silinemez. Bilindiği gibi, Spartaküs bir köledir. Antik Yunanlıların (doulos), Romalıların ise (servus) diye adlandırdıkları köleler, tüm antik çağ boyunca sömürülen insan emeğinin en görünür biçimi olarak var olmuşlardır. Her ne kadar Grekçe, doulos ve Latince servus köleler için en çok kullanılan terimler olsalar da gündelik hayatta kölelere Yunanlılar pais, Romalılar ise puer diye seslenmekteydiler. Tragedya yazarı Aristophanes (İ.Ö. 5. yy), Eşek Arıları adlı yapıtında pais sözcüğünü “dövmek, vurmak” anlamına gelen fiilden (paiein) türetildiğini söylerken alay eder. Aynı zamanda Romalılar, puer sözcüğünü, başına kölenin efendisinin adını da eklerler; örneğin, Marcipor (Marci-puer: Markus’un kölesi) gibi. Spartaküs, böyle bir tarihsel zamanın isyan eden/başkaldıran insanıydı. Gladyatörler, kendileri için özel yaptırılan barakalarda yaşıyorlar, sıkı bir şekilde denetleniyorlardı. Spartaküs, insanların zevk için öldürülmesi, sömürülmesi, aşağılanmasına ve alınıp satılmaya başkaldırarak; statükoya ve aristokrasiye ‘hayır’ diyen tarihi bir karakterdir. Levis Grassic Gibbon’un Spartaküs adlı tarihi romanında söz konusu kemikleşmiş yapıyı detaylı biçimde okumak mümkün.

Bu tarihi kişiliklerin hemen hepsi, Camus’nün tariflediği gibi başkaldıran insanlar olarak haksızlıklara, baskılara hayır diyenlerdir. Dahası bu ‘hayır,’ politiktir. Egemen olan, aklın eleştirisini ve eleştirel dili sevmez. Kendi bolluk ve zenginlik içeren hayatının içinden emirler verirken, dikotomiler üzerinden inşa etmeye giriştiği toplum karşısında çürük dişleri ve burjuva sadizmiyle gülümseyerek milli iradeyi savunur. Totolojik faşizm dilini bütün kirliliği ile insanlara nüfuz ettirir. Benjamin’e başvuralım: “Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir.” [1]

Mücadele açısından böyle bakıldığında hakim söylemlerin karşılığı olan direnişin dili üretken olmalıdır. 16 Nisan’da referanduma sunulacak anayasa değişikliğine ‘Hayır’ diyor oluşumuz da totolojiden kaçınmayı ve ezilenlerin taleplerini güçlü biçimde ifade edebiliyor olmayı esas almalıdır. Faşizan bir siyasal rejime itiraz ve ona karşı mücadele edenler olarak ‘hayır’ın içini doldururken faşizmin işine yarayabilecek ve onun totolojik dilini yeniden üretebilecek söylemlerden kaçınmamız gerekir. ‘Hayır’ demek kadar ‘Hayır’ı kazandıktan sonra üretmemiz gereken güçlü epistemolojik argümanlara da kafa yormalıyız, bana kalırsa. Sanat, hayat, politika, edebiyat, felsefe, sosyoloji ‘Hayır’dan sonra nasıl olacak? Bu soru, biz muhalifler açısından, hayati önem taşır.

Neden HAYIR Demeliyiz ?

Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği‘nde işaret ettiği aklın otomatlaşması hâlâ yaşanıyor. İslami faşizm, uyguladığı neoliberal politikalarla kendi ayrıcalıklı sınıfını yaratırken bir yandan da hizmet siyasetiyle yoksullardan rıza devşirmeye çalışıyor. Hal böyleyken HAYIR, bir bozuk düzeni kesintiye uğratacak olan diyalektik düşüncenin argümanlarından da biridir. Hayatımızın ana damarlarından biri “hayır”dır.

Türkiye toplumunda ‘hayır’ların farklı nedenlerle sahiplenildiğini anlıyoruz fakat siyasi çürümeye ve tek başlı iktidar mekanizmasına karşı olmak, bu ‘hayır’ların ortak noktası gibi görünüyor. Başında tek adamın bulunduğu böylesi bir çürümenin sonuçlarından biri olarak üniversitelerden ihraç edilen, cüppeleri yerlerde sürüklenen akademisyenleri görüp de tepki vermemek elde midir? Köyler kapatılıp sözde terör operasyonları ile sivillerin öldürülmesi, kalanların yaşamdan soyutlanıp hayatlarının alt üst edilmesi hangi demokratik yapıya uygundur? Çocukların ölmesinden kim sorumlu?

İnadına, hem barış hem hayır demek, kitlesel ruhun yeniden canlanması için adımlar atmak gerekiyor. İnsanlık dışı politikaları sarsmak için pozitif bir dil yaratmak şart. Hümanistçe “hayır,” bir atmacanın havada özgürce uçmasına eşdeğerdir. Edward Said’in söylediği gibi, hümanizm bir direniş biçimidir. “Hümanizm, basmakalıp fikirleri ve tescilli otoriteyi değil, bireyin eylemliliğini ve öznel sezgiyi merkeze alır.” [2] Öznel sezgilerimiz ‘hayır’ı merkeze aldığında hümanizmde temellenen bir direniş noktası oluşturacaktır. Hayır, bu yüzden “oluş” demektir.

Yaşamsal kuvvetlerimizi harekete geçirerek çizgiler çizelim, sonsuz ufuğa bir delik açalım, “HAYIR” diyelim.

Notlar:

[1]  Walter Benjamin, Pasajlar. “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” içinde, s.77. YKY. İstanbul.

[2]  Edward Said, Şarkiyatçılık. 2012. s. Xii. İstanbul. Metis.