Başka Bir Sergi Mümkün

Jesse Gagliardi’nin ‘Boş Mesken II: Aile Portreleri’ adlı solo sergisi sanatın ‘radikal’ bir siyasi ve kültürel işleve sahip olduğu 60’lı yılların Stüasyonistleriyle aynı ruhu paylaşıyor ve her şeyin fena halde ‘sermaye’ye bağımlı olduğu bu devirde bir nefes alma alanı yaratıyor.

Güncel ya da çağdaş sanat denilen şeyin üstünü gitgide daha da steril ve ‘parıltılı’ bir örtü kaplıyor; sanat dünyasının sermayeyle bağı kuvvetlendikçe, çağdaş sanat da siyasi ve kültürel radikalizmini çok kolay yitirebiliyor. Eski radikal bohemlerin yerini sanat profesyonelleri alırken, sanatın radikalizmi de kültür endüstrisi (galeriler, fuarlar vesaire) içinde eriyebiliyor. Ama ara sıra bu ‘endüstri’ dışında duran, özerk oluşumlar çıkıyor ve sanat denilen şeye radikal bir katmanı tekrar kazandırıyor.

Jesse Gagliardi’nin ‘Boş Mesken II: Aile Portreleri’ adlı solo sergisi bu ‘radikal’ ve özerk girişimlerden biri. Gagliardi Aynalıçeşme’de terk edilmiş bir binayı (yani ‘boş mesken’i) sergi alanına dönüştürmüş. Bu kısa süreli sergi projesi, sanatın ‘radikal’ bir siyasi ve kültürel işleve sahip olduğu 60’lı yılların Stüasyonistleriyle aynı ruhu paylaşıyor ve her şeyin fena halde ‘sermaye’ye bağımlı olduğu bu devirde bir nefes alma alanı yaratıyor. Sitüasyonistlerin o meşhur ‘psikocoğrafya’ mefhumu üzerinden giderek, yaşanılan çevreye dair bir algı kırılması ya da algı açılması oluşturuyor.

Seçilen sergi mekanı, Aynalıçeşme’de eskiden muhtemelen, bu felaket ülkenin feci tarihi nedeniyle buralarda artık var olamayan Rumların yaşadığı bir evi ‘yeniden canlandırıyor.’ Bir anlamda tarihte unutuluşa terk edilen ama aslında bugünü ister istemez ziyaret eden hayaletleri tekrar ‘kurtarmaya’ girişiyor. Bu kurtarma operasyonu için bir kırılma anı gerekiyor: insan Aynalıçeşme, Ömer Hayyam ya da Pera’daki binaların kimliğine dair belli belirsiz bir bilgiye sahip olsa da, aslında o acayip mimari eserlerin toplumsal içeriğine ve oralarda yaşanmış trajedilere dair farkındalığı çok düşük düzeyde seyredebiliyor. Şehirde bu anlamda bir ‘algı uyuşması’ içinde dolaşabiliyoruz. ‘Boş Mesken’ tam da bu uyuşukluğu tedavi ediyor. Sitüasyonistlerin ‘dérive’ dedikleri şehri dolaşma şekliyle önerdikleri şey tam da buydu: bir şehri, olağan rotaların ve algıların dışında bir bakışla dolaşmak. Şehrin unutulmuş köşelerini açığa çıkarmak. Şehirle bu ‘açığa çıkarma’ bağını kurarken de, şehir politikaları aracılığıyla üstü örtülen politik ve kültürel şemayı yüzeye çıkarmak; algı uyuşmasını bozmak.

kiz

Jesse Galliardi söz konusu açığa çıkarma işlemini bu terk edilmiş evin odalarını hayali aile üyeleriyle doldurarak icra ediyor. Aile üyelerini yaratırken de, tam da hayaletleri geri çağırmaya uygun bir yöntem kullanarak, ‘buluntu’ nesneler kullanıyor. Eski bir kilimin arkasına yerleştirilmiş mekanik bir düzen, kilimin üzerinde bir dalgalanma oluşturdukça, sessizliğe ve boşluğa terk edilmiş bu mekanda eskiden yaşamış olanların hali ve hayali canlanıyor: işin ismi de zaten ‘Sülale.’ Benzer bir şey, ‘Anneanne’ adlı işi için de geçerli. Odanın birinde, bir ocağın önüne yerleştirilmiş daha küçük bir kilim parçasının arkasında yol alan bir mekanizma, gerçekten bir anneannenin yavaş ve rutin hareketlerini ve belli belirsiz varlığını, hafif sesini çağrıştırıyor. Hayalet varlık, hayalet sesler. Başka bir iş de ‘Kız’ adını taşıyor: buluntu bir fotoğrafın sunta üzerine basılmış hali. Aile albümlerindeki duygusal açıdan yüklü ama yüzeyde donuk fotoğrafları hatırlatıyor.

Başka bir odada da gürültücü ve grotesk bir ‘Teyze’ portresi var: çeşitli mobilya parçalarının birleşiminden oluşmuş bu iri yarı, Kafkaesk, grotesk teyze varlığıyla adeta bütün evi dolduruyor. Unutulmuşluğun intikamını alıyor, kabuslarda geri dönüyor, gibi. Çok iyi biliyoruz ki, hayaletler hep geri döner. Sergide bir iş de ‘Meçhul’ adını taşıyor. İsmi cismi anısı belli olmayan bir şeyin temsili. Duvardaki bir ‘deliğin’ üzerine çerçeve geçirilerek üretilmiş bu portre tam da mekanın gizli damarlarının ya da gizli sesinin nasıl açığa çıkarılabileceğini gösteriyor.

Bütün bu aile portresine bir de evin arka bahçesinde menengiç ağacının gözünden anlatılmış bir hikaye eşlik ediyor. Umut Yıldırım ve Gözde Üçok’un bir fanzin olarak sunduğu bu hikayede kadim ve değişmez bir varlık olarak ağacın gördüğü soyağacı hikayesi anlatılıyor: “Kaç nesil kaç bavul gördüm ben.” Ağacın ‘mütenessim’ (artık pek kullanılmayan enfes bir sıfat) bir varlık olarak tanık olduğu tarih rüzgarları bugüne taşınıyor. Şiirsel damarı kuvvetli bir edebi metinle bu sergideki ‘sosyolojik kazı’nın birleşmesi, farklı katmanlarla benzer bir hissiyatın beslenmesini sağlıyor. Serginin küratörü İbrahim Cansızoğlu’nun bu sergi kapsamında ve etrafında bir sözlü tarih çalışmasına da devam ettiğini söylemek lazım. Bu çalışma sergiye bir katman daha ekliyor. Bu çok katmanlılık da aslında sosyal bilimlerin çeşitli alanlarıyla sanat, edebiyat, film vesaireyi radikal bir projede bir araya getirmeyi amaçlayan Sitüasyonizm mirasını devam ettiriyor.

Velhasıl, birbirinden ayrı tutulan ve ayrı tutuldukça etkisi zayıflayan alanların bir araya gelerek yoğun bir düşünce alanı (ve estetik bir alan) yarattığı bir sergi bu. Başka türlü bir sergi. 27 Kasım’a kadar açık; yeni bir tecrübe, düşünce ve duygulanım hali için uğrayınız.

Sergi mekanı: Çatık Kaş Sokak, No:48, Kamer Hatun, Beyoğlu, İstanbul.

gagli

teyze