Asuman Susam ile “Tespihböceği Hayretinde Dünyayı Seyretmek”

Şiir benim için bir duygu değil fikir alanı. Bir dünya fikriniz, bir perspektifiniz yoksa hangi araçla olursa olsun yaptığınız sanat olamaz. Sanat bize buyrulan dizgeleri bozma, aşındırma, onların kötücüllüklerini ifşa yeri.

Asuman Susam’ın, geçtiğimiz aylarda Kemik İnadı’yla Ruhi Su Şiir Ödülü’ne layık görülmesinin gerekçesi şöyle açıklanmıştı: “Kemik İnadı; insana dair hiçbir şeye yabancı kalmayan şiir geleneğinde yeni ve güçlü bir temsil oluşuyla; çağının sorunlarına karşı devrimci yanıtıyla; yabancılaşmanın unutuş oyunlarına karşı hatırlama çağrısıyla; mazmun, mecaz ve simgelerin arkaik diline karşı yeni imge denemeleriyle; insanın insana yaşattığı acıya karşı umudun ve umut için ısrarın ve inadın dirençli diliyle; kadın duyarlığının şiirde yeni bir temsilini ortaya koymasıyla Ruhi Su Şiir Ödülü’ne değer görülmüştür.” İnadın dirençli dili… Burada peşine düşüp şairi daha fazla tanımak isteyişimizin anahtar sözcükleriydi. Dil Mağarası ve Kemik İnadı kitaplarından şiirlerini okuyup peşinde sürüklendiğimiz dizeleri, söyleşi sürecinde önümüze serdiğimiz atlasımızdı. İyi okumalar dileriz.

Ölürse dil bizden önce/eski kentler gibi utangaç bir içtenlikle/Başka bir şey olma fırsatı elinde/Yaşayan bir “nesne fikri” koyarız yerine

Sözcükler belleğimizde nesneleşirken türlü kanallardan geçer. Dilin organik, canlı, geçişken ve bağlama göre değişken olmasıyla, sözcük de özneyle kurduğu ilişkide çok yönlü bir biçim alır. Günümüzde, bir metin ya da şiir nesneleşirken disiplinler arası bir yere doğru gidiyor gibi: Whatsapp profil resminde dizeler, nostaljik görünüm verilmiş kitaplar, Google arama motoruna dize yazarak oluşturulan şiirler… Şiirin bu görsel dönüşümü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Semboliğin alanı aynı zamanda baba yasanın da alanı. O nedenle dil bize cehennem. Yazarken  semboliğin alanına dair bir yıkma, bozma ve aşındırma işi yapıyoruz biz aslında. Verili olanın dışına çıkma, taşma, saçılma, yayılma eylemi… Burada sözcükleri var olanın sınırlı alanından daha karanlık bir alana doğru çekiyoruz. Ya da ben bunu böyle hissederek yapmaya çalışıyorum diyeyim. Bilinçdışının ya da tarihdışılığın alanı olarak da okuyabileceğimiz o noktada sesler sözcüklerin önüne geçiyor. Mükemmel peyzajlı  bir bahçeden bir cangıla açılış. Bende böyle işleyen şey bir başkasında bambaşka bir dizge ya da dizge bozumuyla kendini oluşturur.  Duyum, duyuş ve deneyim alanının farklılığı daha doğrusu biricikliği bunu böyle yapan.

Şimdi buradan yol alırsak değişen dünya, akan zaman kaçınılmaz olarak bizi değiştirmekte derim.  Hiç denemediğimiz şeyleri deneyebiliriz. Yabancısı olduğumuz şeylerle yakınlaşabiliriz. Bu bağlamda ben arayışların katmanlı, çeşitli oluşuna muhafazakarlıkla yaklaşmamayı tercih ederim. Beni ilgilendiren tek şey var burada biçimsel arayışlardan azade kullandığımız araçlarla şarlatanlık mı yapıyoruz, bir dünya ve şiir fikrine dair bir arayışın deneyim alanına mı okuru davet ediyoruz. Yapılanları buradan anlamaya çalışıyorum. Şiirin bir görsel ve performatif değeri hep vardı. Şimdi zamanın ruhuyla buna dair arayış arzusu belki şiddetlendi diyebiliriz.

Sözcüklerin görünmüyor duvarları

Dünyayı algılamaya başlamamızı takip eden öğretim ve eğitim sürecimizde, sözlüklerde bizlere sunulan anlamlara göre zihnimize sözcüklerin karşılıkları “işlenir”. Fakat yazının imkânları sonsuzdur, bu işlenen anlamlardan bağımsızdır. Mesela Virginia Woolf, Three Guineas için yazdığı açıklayıcı sözlükte, kahramanlığı zehirlenme ile, kahramanı ise şişe olarak tanımlamıştı.[1] Sözlükler şairin yaratıcılığını ne ölçüde kısıtlar?

Aslında bir önceki soruda yanıtlamaya çalıştığım şey bu sorunun bağlamına da oturuyor. Dili ve sözcükleri nasıl algıladığınıza, onlarla ilişkinizi nasıl kurduğunuza bağlı her şey. Yazı ile uğraşanların çaresizliği bence dilden kaçarken ona mahkûm olmak. O nedenle Nilgün Marmara şiirinde Artaud’un vahşet tiyatrosunun aradığı ulumalar, çığlıklar, iniltiler, fısıltıları şiirine çağırdı. Bir başkası rüyaları çağırır. Bir başkası başka bir şeyi… Pozu, jesti ya da onun parodisini. Beriki pastişi… Tüm bunlar yasa koyucunun insanı hizaya çeken kamçı dilinden kaçma çabaları. Bu kaçış çizgileri ve boşluklarla sanatın dili verili olanı aşıp bambaşka bir yere gider. İşte orada hakikati ele geçiremezse de bir boy ona yaklaşır.  Temsilin, taklidin uyuşturan katharsisinden kaçmadan yapılan her şey artık geçersiz ve koca bir yalan. Etiğin ve politiğin boy atacağı yer burası. Yeni bir estetik. Bunun için zehir yeşili bir sarhoşluğu göze almak lazım.

Tanı karnında tepinen atları/Uluyan parçalayan ne varsa

Gramsci’ye göre organik aydın iktidarın söylemini var olan sistemin propagandasını yapan bilgi işçileri, egemen sınıfın vekilidir. Onun beklentisi ezilen sınıfın propagandasını yapan aydınların harekete geçmesi yönündedir. Buradan hareketle, şiir kimileri için karşı söylem yaratma olanağı sağlar. Bugünün şiiri ürettiği ideoloji ile çarkın dişlilerinden bir vida dahi sökebiliyor mu?

Şiir ideoloji üretmez. Tam tersine üretilen ve dayatılan ideolojilere, yani yanlış ve eksik bilince karşı başka bir bellek alanı açmaya çalışır. Bu nedenle sanatın köklerinin biri estetikse diğeri etiktir. Ama buradan şu da anlaşılmasın şiir tanrısal adaletin ve vicdanın boy attığı bir açıklık değildir. Onlarla ilişkisi dolayımlıdır.

Politiğin alanıyla politikanın alanı bambaşka. Muhalefet etmekle muhalif olmanın başkalığı gibi. Oradaki nüanstan, sızıntılardan şiir kendine yol yapar. Şair, şiiriyle hakikat arasında bağ kurmaya çalışırken kaçınılmaz olarak gördüklerine dair ses verir. Yaraya bakmaya cüret eder. Bu cürete ortak olmaya niyetli bir okur varsa onunla birlikte, o çarpışmalarla bir şey oluyorsa oluyordur.

Anlatmak bir yarığın su toplaması

Biraz da buradan yola çıkarak, şunu sormak isteriz: Neoliberal ekonomi politikaları edebiyat dünyasını ne kadar etkiliyor, yani edebiyat artık bir kariyer alanı olarak kabul görüyor mu? Edebiyatın “kazanca” dönüştüğü yerde, üretilenin kalitesinin ne yöne doğru evrildiğini söyleyebiliriz? Çünkü Wattpad gibi uygulamalar artık edebiyat üstüne çok da “düşünmeyen” insanların bir şekilde yazın dünyasına girmesini sağlıyor.

Bir şairden çok bir yayıncının belki de daha doygun yanıtları olabilir bu soruya.  Yazıyla bağını ontolojik bir sancıyla kaçınılmazlığın içinden kurmuş birini bence bu söyledikleriniz pek ilgilendirmez. İyi olan dağ gibi durur. İyi okuru bekler. Ha artık böyle bir çağda o iyi okur şairin, yazarın ideal okuru olmaktan çoktan uzaklaşmıştır ya… olsun. Ayrıca iyi edebiyat bizim ülkemizde pek nadir kazanca dönüşebilir. Keşke dönüşebilse. Yani keşke düşünce emeğiyle, iyi edebiyatın peşinde koşarak ömür tüketen kalemler iyi kazançlarla, iyi hayatlar yaşayabilseler.

Ülkenin haline, eğitim düzeyine, üniversitelerinde yapılan bilime bir bakın. Buradan iyi sanata, edebiyata gidilebilir mi? Bir de buna sistemin tüketime yönelik arsızlık temelli politikalarını ekleyin. Ortalamadan vasattan paranın kazanılacağı muhakkak. Okurken kafasını dağıtmak, rahatlamak, gevşemek, kaçmak, hülyaya dalmak isteyen okur iyi edebiyatla terlemek ister mi?

Yeni uygulamalar, yeni araçlar elbette kendi felsefesini, politikasını üretecektir. Bizde işlerin Avrupa ve Amerika’dakinden farklı seyretmesinin nedeni endüstrileşmek konusundaki düşünsel gecikmişliğimiz bence. Her şeyde olduğu gibi.  Değilse hız ve tüketim hayata egemenken, teknolojiyle birlikte değişen iletişim araçları kaçınılmaz olarak içeriği de biçimi de belirleyecektir. Önemli olan buna dair, buna karşı az olan iyiyi korumak anlamında da bir şeyler, iyi, dişe dokunur bir şeyler yapabiliyor muyuz? Yayıncısından okuruna uzar bu sorunun muhatap zinciri.

psx_20161027_173546

İmgeler mi paramparça, dil mi?

“İnsan kendisinin imgesidir[2],” der Octovia Paz. Ve “Şiiri özgürleştirirken her zihin kendini de arındırır[3],” diyor Ahmet Telli. Bizce, şairin gerçeklik bilincini derinleştirir şiir, kendini daha çok tanımasını sağlar belki. Sizin de yazdığınız bir şiire bakıp kendinizde bir özelliği keşfettiğiniz oldu mu?

Şüphesiz, yazma eylemi kalbin magmasına bir iniştir. Ancak bu kendini ‘tanıma’, kendine yaklaşma, kendiyle yakınlaşma meselesini dünyayı ‘bilmek’ten ayrı düşünemeyiz. Her yazma edimi bir benden çıkıp sen’e gitmektir de aynı zamanda. Yolun çok başlarındayken benim için de şiir bir arınma, arındırma mekânıydı ya yol aldıkça fikrim de duygum da çoktan değişti. Katharsis her koşulda iyileştirici değil uyuşturucu, aynılaştırıcı da… Yazma sürecimde bunu yaşamıyorum. Okuyanın da benimle ya da diğer okurlarla aynı heyecan dalgasıyla sürüklenmesini istemiyorum açıkçası. Sadece bir yıla bakıp üzerimizden geçen şiddeti düşündüğümde hele hiç böyle hissetmiyorum. Şiir benim için bir duygu değil fikir alanı. Bir dünya fikriniz, bir perspektifiniz yoksa hangi araçla olursa olsun yaptığınız sanat olamaz. Sanat bize buyrulan dizgeleri bozma, aşındırma, onların kötücüllüklerini ifşa yeri. O nedenle şiir tarihlerden, ideolojilerden uzak bir bellek sanatı.

Bu bağlam içinde sorunuza yeniden baktığımda şiir kendime dair herhangi bir özelliği keşfetmemi sağladığım bir yer değil. Kendimi kaybedip kaybedip bulduğum, kendimden geçip geçip kendime geldiğim yer. Ama bu yazarken söz konusu değil yalnızca, iyi şiirleri okurken de böyle.

Biz: yaban hayvanlar/ıssızlığımızı birbirimize sürtelim

Biz Asuman Susam’ın şiirlerini okurken, arkada ormanın derininde, hayvanlara şarkı söyleyen bir şamanın sesini duyuyoruz. Bu öyle bir şaman ki, bilinç seviyeleri arasında korkmadan kendi dansını da ağaçların kovuklarında gezdiriyor. Ritüellerde, seçilmiş kişinin içindeki şamanistik güçleri ortaya çıkarması yani dönüşmesi için düzenlenen törenler vardır, bu törenlerde şaman öldürülür, bazen kanla yıkanır, bazen kemikleri kırılır ve yattığı yerde iyileşmesi beklenir. Seçilmiş kişi bu zorlu ve kanlı seremoniden sağ çıkıp güçlü bir biçimde doğrulursa o zaman bilge şamanlar tarafından kutsanır ve artık insanlara şifa dağıtabilecek, görünmeyeni görebilecek, sözün özüne inebilecek olana dönüşür. Asuman Susam’ın özünde böyle bir şaman var mı?

İlkel toplumlarda şamanlar biliyoruz ki hem din adamı hem şair özellikleri olan, bir anlamda seçilmiş, bir anlamda da işaretlenmiş kişilerdi. Şimdi Post-human bir çağda debelenirken o personayı şairin taşıması imkânsız bana kalırsa. O nedenle hissedişinizin bana ve şiirime yakınlığına teşekkür edebilirim, ancak devamındaki iddiaya yaklaşmaya korkarım.

Ben insan dışına kaçmaya çalışıyorum. Kaçmaya çalışırken insan oluşun kibriyle unuttuğumuz diğer şeyleri hatırlamak, bilmediklerimi bilmek ve onlarla yakınlaşma derdindeyim. Yani bir tespihböceği hayreti olup dünyayı seyretmek bana insan-merkezli kurtuluş ve özgürleşme yalanlarına kapılmaktan daha anlamlı geliyor. İlksel olana dönüş, kök ve kökenle bağ ve tüm bunları hatırlamak… Bir de tabi, kemiğe dayanmış bıçağın acısını hissetmiş olmanın açıklığıyla şeylere ve hayata bakmak… Bunu önemsiyorum. Tüm bunlar etiği olduğu kadar estetiği de belirliyor. Söyleyişiniz giderek insanlar arası konuşmadan başka bir yöne gidiyor. Bu aralar deneyimlemeye çalıştığım bu. Beni nereye çıkarır bu kim bilir?…

 Orman kendini akarak yeniliyordu

Gittikçe kuraklaşan, doğaya dönüp onu çoğaltacağı yerde onu tüketen dünyada, her yeni günü başka bir kan tadıyla damağımıza yerleştiren günlerde, bir kadın olarak kendinizi nasıl canlı tutuyorsunuz?

Ne kadar canlıyız bunu bilmiyorum. Hayatımın en karanlık, en karamsar dönemi. Nedeni de belki en çok ‘bunların geçecek olduğunu bilmek’ yanılsaması… Belki de artık hiçbir şey  geçmeyecek. Kötülük kademeli ve şiddetini arttıran dalgalarla sürekli geliyor. Bu mukavemet gücünüzü de dünya inancınızı da ister istemez her darbeyle sarsıyor. Kalıcı bir kötülük haliyle başa çıkmaya çalışıyoruz. Ne kadar başarıyorum bunu bilmiyorum. Öfkeli olduğuma göre hala umut var, diyorum bir yandan. Yaşam savaşından çok bir haysiyet sınavında olduğumuzu düşünüyorum. Kırılganlığımız, incinebilirliğimizle oynanıyor. Bir kurbanlar yaratılıyor bir de tanıklar ki ikisinin de cehennemi birbirinden beter. Böyle bir yerde eril aklın şiddet ve vandallık üreten dinamiklerinden başka olan, diğer olan herkes ve her şey olumsuz etkileniyor. Yapabileceğimiz her neyse o başkalarla saf tutmak. Ağaçlar, çocuklar, Queerler, hayvanlar, yaşlılar…

AngelusNovus, şamanın dağıttığı şifaya dönüşüp bir gün ölüleri hayata döndürecek ve kırık parçaları yeniden birleştirebilecek mi?

Şiirimin tarihsellikle tarih dışılık arası git-gelleri var. Tarihle derdim var çünkü. Benjamin Pasajlar’da işaret fişeği anlardan söz eder. Aydınlanma anlarından… O anlar işte egemenlerin ceberut tarih akışını değiştirme kudretine sahip anlar. Kaplanın tüylerinin tersine tarandığı.  Yine o metinlerden biliyoruz Benjamin’in kurtuluşçu-mesihyen bir tarafının olduğunu ya… İspanya sınırını da biliyoruz. Bu çağda Tarih meleğinin -simgesel, metaforik, alegorik tüm anlam evreni içinden düşünelim bunu- bu dediğinizi yapma kudreti yok. Yani kurtuluşçu bir bakışa sahip değilim ben.  Aslında pagan kökleri sezgisel arayışım, doğayla bu bağlamda kurmaya çalıştığım bağ, gidebildiğim kadar yalansıza ve en çıplak olana ulaşmak için. Hem kendim için hem kendimi kurarken ihtiyaç duyduğum öteki için. Bir yıkma edimi hem özne hem nesne için gerekli. Bu yabancılaşmanın giysilerinden soyunma çabası. Şifa, iyileşme, iyileştirme çabası değil bana göre. Algı kapılarının sonuna kadar açık olduğu bir yerde alttan alta daha başka bir şeyden söz etmeye çalışıyorum ben.

 

[1]Ursula K. Le Guin, Kurmacanın Poşet Teorisi, Çev: AnitaSezgener (Cinayşe sayı 14)

[2]Yay ve Lir, Era 1995, sayfa 126

[3]Buradayım Sözümde, Everest Yayınları, sayfa 23