Arzu Tramvayı: Beauvoir’ın İçkinliği ve Atılabilir Adamlar

Blanche, Stanley ve Stella kadın ve erkek ilişkilerinin tarihselliği açısından süregelen eşitsizliği ve bunun trajedisini sahneliyor. Sınıfsal sömürünün yarattığı ezilmişliğin ve aşırı şiddetin, toplumsal cinsiyet ekseninde kendini nasıl başkaca ürettiğini de gösteriyorlar.

“Ne istediğimi sana söyleyeyim. Ben sihir istiyorum, büyü. İnsanları büyülemek istiyorum, onlara gerçeği anlatmıyorum, gerçek olması gereken şeyleri anlatıyorum eğer bu günahsa Tanrı beni kahretsin. Işığı açma!” Blanche Dubois

Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı isimli oyunu seyirciyle ilk buluşmasından itibaren dikkat çekti ve defalarca sahnelendi. Haluk Bilginer’in Türkçeye çevirdiği oyun 2018’de Hira Tekindor’un yönetmenliğinde oynanıyor ve Zerrin Tekindor Blanche Dubois, Onur Saylak da Stanley Kowalski olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yazıda Arzu Tramvayı’nı Güney Gotiği türüne değinerek inceleyeceğim.  Bu inceleme için Nil Sakman’ın Kendine Ait Bir Kalem kitabında gotik türe ilişkin yaptığı saptamalardan faydalanacağım. Oyunun iki ana karakteri olan Blanche Dubois ve Stanley Kowalski’yi ise Zeynep Direk’in Cinsel Farkın İnşası kitabında yer alan “Kadın Erkeğin Kölesi mi? Simone de Beauvoir’da İçkinlik,” ayrıca “Şiddet Karşıtlığı Üzerine Etienne Balibar’ın Şiddet ve Medeniliği’ne Feminist Yanıt” yazıları üzerinden ele alacağım.

Güney Gotiği ve Gotik Yazın Türünün İmkanları

Tennessee Williams, Amerikan kültüründe oldukça etkin olan Güney Gotiği türüne dahil edilen yazarlardandır. Güney gotiği yazarları Avrupa Gotiği ile bağlantılı olup, gotiğe ait genel unsurları kendi coğrafyalarına uyarlamışlar, bu coğrafyaya özgü kültürel özellikleri ve sosyal olguları incelemek için gotiği kullanmışlardır. Delilik, çürüme, şiddet, ahlaki yozlaşma, ırksal ve sınıfsal gerilimler, güney aristokrasisinin çözülüşü ve mülksüzleşmesi Güney Gotiğinin öne çıkan temalarından. Türün yazarları modernist edebiyatın da sınırları içinde kabul edilir.

Nil Sakman, Kendine Ait Bir Kalem’de, kadın yazarların gotik türden nasıl yararlandığından, bu türün imkanlarını ele aldığı makalesinde ise gotiğin bir protesto hareketi, isyan edebiyatı olarak değerlendirilebileceğinden bahsedip, Vijay Mishra’nın The Gothic Sublime kitabına atıfla gotiğin aslında gösterilmeyenin gösterilmesi olduğunu ifade ediyor. Gotik, üzerinde erk kurulmuş olanla ilgilenir. Her şeyden önce temsil edilmeyen, görülmeyen, görmezden gelinen ya da yok sayılan duygulanımları konu edinir. [1] Tahakküme ve bastırılmış olana ilişkindir.

Arzu Tramvayı kabaca Blanche Dubois’nın kardeşi Stella ve kocası Stanley’i ziyaret etmesi ile başlıyor ve Blanche’ın delirerek ve akıl hastanesine kapatılması ile son buluyor. Toplumsal cinsiyete ilişkin unsurların baskın olduğu oyunda güney gotiğinin unsurları kullanılarak (delilik, şiddet, güney aristokrasisinin mülksüzleşmesi, çürüme, ahlaki yozlaşma vb.)  mercek altına alınanın, protesto, isyan ve muhalefet edinilen olguların; toplumsal cinsiyet ve ataerki olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

Blanche Dubois’yı Tehdit Eden “Başkalığı” ve Napolyon Yasası

Blanche Dubois feminist bir karakter midir? Böyle bir tespit yapmak oldukça güç, ancak Blanche Dubois’nın feminizme ilişkin konuşma imkanı sağlayan bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum Arzu Tramvayı’nın kendisi için de geçerli.

Blanche mal varlığını kaybetmiş varsıl güneyli bir ailenin kızıdır. Gençliğinde aşık olup evlendiği adamın eşcinsel ilişki yaşadığına şahit olmuş, bir dans esnasında bunu kocasına söylemiş, kocası ise bunun üzerine intihar etmiştir. Bu kaybın yasını atlatamayan Blanche devamında aile servetini de yitirmiş ve öğretmen olarak çalıştığı işinden kovularak zoraki biçimde kardeşi Stella ve kocası Stanley Kowalski’nin yanına Arzu Tramvayı’na binerek gelmiştir. Bu bir ziyaret değildir, zira Blanche’ın gidecek başkaca bir yeri yoktur.

Blanche Dubois karakterini Zeynep Direk’in Cinsel Farkın İnşası kitabının “Kadın Erkeğin Kölesi mi? Simone de Beauvoir’da İçkinlik” makalesi ile ele alarak neyin görünür, sorgulanabilir hale geldiğini açıklamaya çalışacağım. Keza Blanche Dubois kırılganlık, suçluluk, savunmasızlık, ürkeklik, incelik, kibarlık, yaşlanmaktan korkan ve ‘evlenmeye can atan evde kalmış kız kurusu’ndan, eve gelen yabancı, davetsiz misafirden ve bir deliden çok daha fazlasıdır ve bunlardan fazlasını aktarır.

Beauvoir’ın İkinci Cins’te yaptığı şey Hegel ile Levi-Strauss’un orijinal bir sentezidir. [2] Beauvoir’ın ortak kavramlar kullandığı düşünürlerin kavramlarını diğer düşünürlerinkiler ile paralel kullanıldığı yanılgısı, metninin yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. Bu sebeple Direk, alarak Beauvoir’ın ve metnini açıklamakta ve açmaktadır. Yazının bu bölümünde Arzu Tramvayı ve Blanche Dubois’yı, Direk’in Beauvoir’a ilişkin saptamalarından yararlanarak inceleyeceğim.

İkinci Cins’te kadınların mahkum olduğu ve kendilerini kurtarmaları gereken durum içkinlik olarak adlandırılmıştır. Beauvoir’ın içkinliğine Toi Moi’ya göre karanlık, gece, edilgenlik, atalet, terk edilme gibi saplantılı imgeler eşlik ederken; Beauvoir, içkinliği dinlenme, huzur, sükunet gibi keyifli yanları ile karşılamaya istekli değildir. Beauvoir’a göre içkinlik yalnızca kendi kendini üreten ve eylem yolu ile dünya kuramayan hayvani bir yaşamın ataletidir. İnsan yalnız içkinliğe indirilemez, hem içkinliği hem aşkınlığı tecrübe eder. Ancak içkinliğin dinlenme, huzur, sükunet gibi keyif veren yönlerini aşkınlıkları elinden alınmamış olan erkekler tecrübe etmektedir. Kadından içkinliğin bu huzur verici özellikleri ataerki [3] tarafından çalınmıştır. Kadın ve erkek içkinliğinin temel farkı kadının içkinliğinin atıklaştırılmasıdır; yani kadınlar haklılaştıramadıkları bir olumsallığı yaşadıkları için öznelliklerinin kalbindeki mutlaklığı keşfedemeyen, özsel olmayan varlıklar olarak kalırlar. Aynı genellikten ibaret olmayan bir şey üretemezler. Kadınlar içkinliğe mahkumlardır; yani bilinç ile aşkınlığı bilfiil hale getiremezler, bedensel varlıklarına çakılarak beden olarak görülmekten kaçınmazlar. Bu durum da özgürlüğünü dünyada etkili kılmanın imkansızlığı ve varoluşun atıl kalma haline tekabül eder. [4]

Kadının bedenine çakılmış olması ne demektir? Kadının yalnız bir beden olarak görülmesi ve bilinç olarak değil bir nesne olarak kabul görülmesidir. Ataerkinin kadını konumlandırdığı/hapsettiği konumu içselleştiren yalnız erkekler değildir. Kadınlar da bunu kendilerine yabancılaşmak pahasına içselleştirmektedir. Blanche Dubois yaşını saklar, ışıktan korkar. Parlak ışıkta yaşı ve kusurları görünür olacaktır. Eğitim almış ve öğretmen olmasına rağmen endişesi güzel ve genç görünmeye, bedeninin nasıl göründüğüne ilişkindir. Parlak ışıklı ortamlardan kaçar. Hayatı boyunca belki asıl olarak yalnız bir beden olarak değerlendirildiği ve yargılandığı için o da yalnız bedeniyle ve bedeni arzu gördükçe var olabileceği fikrini içselleştirmiştir. Bu endişeli ve ikircikli ruh hali onu oyun boyunca gördüğümüz kırılgan ve savunmasız konuma hapseden olgulardan biridir. Beğenilmek ve kendini beğendirmek üzerinden kurulmuş bir yaşamın bıçak sırtı seyahati, eril tahakkümün dolambaçlı yollarında atıl hale gelmek, kendini gerçekleştirememek, dünyaya atılamamak.

Beauvoir’ı Levi-Strauss’u dahil etmeden yalnız Hegel üzerinden okumak yanlış bir okumaya sebebiyet verecektir. Beauvoir, kadın erkek arasındaki tahakküm ilişkisinin tarihselliğini açıklarken, Hegel’in köle-efendi diyalektiğini, Strauss’un Basit Akrabalık Yapıları’nı antropolojik olarak tespit ettiği ensest yasağının tamamlayıcısı olarak kullanmaktadır. Ensest yasağı skandal yasak denilen yasaktır çünkü farklılıklar göstermekle birlikte her toplumda bulunur ve hem toplum öncesi hem toplumsal, hem kültürün eşiğinde hem kültürün kendisi olup değişimin her şeyin üzerinde cinsel yaşam alanında meydan gelmiş olabileceğini ifade eder. [5] Ensest yasağını takiben kadınlar bir meta olarak dolaşıma girer. Egzogami, Beauvoir’a göre erkeğin aşkınlığının kuruluşudur ve erkeğin aşkınlığı bununla ifade edilir, içkinliğin reddi erkeğin aşkınlığının aciliyetidir. [6] Beauvoir’ın hamilelik, doğum, emzirme gibi deneyimleri bir keyif olarak tanımlamayıp tüm bunları yük ve engel olarak görmesi, bu deneyimlerin kadının dünyadaki kurucu etkinliklerini engellediği şeklinde yorumlamasındandır; bu sebeple Beauvoir’ın eleştirisi kadınlığa dair bir eleştiri değil, kültür eleştirisidir. [7] Evlilik, erkeğin yetişkin statüsünü kazanmasını, dünyada kendisine ait bir yer parsellemesini ve öldükten sonra mirasını zürriyetinde devam ettirmesini mümkün kılan bir kurumdur. [8] Eril endişeyi dindiren kadın mutlak başkalık varlığıdır, kadın erkeğin kendisine kavuşmasına imkan verir,  erkeğin deneyimlediği varoluş ile varlık arasındaki, kendi olmak ile olmamak arasındaki muğlaklık, Muğlaklık Etiğine göre insanın ontolojik koşuludur. Ne var ki kadının muğlaklık hakkı kaybolmuştur; kadın, evlilik sınırları içerisinde içkinliğe çakılmıştır. [9]

Blanche Dubois eril endişeyi dindiren bir kadın mıdır? Hayır, aslında bunu tetikleyen kadındır. Bu sebeple de onun başkalığı tehdittir. Blanche, Stanley’i hor görür ve bunu sınıfsal bir noktadan yapmaya çalışır. Bu da Stanley’nin aşağıda daha detaylı olarak ele alacağımız sistem tarafından üretilen ezikliğini tetikler. Ancak bunun haricinde Blanche’ın aklında Stella ile konuşurken dile getirdiği başkaca sorular vardır. Stella’nın Stanley’den hamileliğini eleştirir ve ona evini göstererek buna razı mısın diye sorar? Her ne kadar bunu Stanley’i varsıl bulmaması sebebi ile sorsa da yine de bu sorular dile gelir ve bizi de sorgulamaya iter. Stanley’nin davranışlarını ve fiziksel şiddetini kabul edilemez olarak görür.

Stanley’nin erkeklik krizlerini dindiren Stella’dır, Blanche değil. Blanche bir farkında olma ve olmama durumu ikircikliğinde yaşamaktadır. Belki bu sebeple gerçekliği istememektedir çünkü ataerki tarafından gerçeklik olarak kadına sunulan/dayatılan, kadına bırakılan alan/rol pek de can atarak benimsenecek bir şey değildir. Blanche aynı zamanda çıkışsızdır, çünkü işsiz ve parasızdır. İşsiz kalmasının sebebi de Stanley’den öğrendiğimize göre arzularına yenilmesidir. Öğrencisi ile ilişki yaşadığı dedikoduları yüzünden işinden olmuştur. Blanche bedenselliğine öylesine çakılmıştır ki beğenilmek, arzulanmak onun için nefes almak gibi bir hale gelmiş, bu sebeple kendi felaketine giden yolu görememesine yol açmıştır. Stella’yı eleştirir ancak tek çıkışının da evlilik olduğunu bilir. Evlilik, toplumsal olarak kabul görmesi için ona sunulan yegane yoldur. Evli olmaması onu daha da savunmasız, kırılgan ve saldırıya açık hale getirmektedir. Aslında kadın evlilik ile içkinliğe çakılı kalırken, bu yalnızca evlenip evlenmesi ile de alakalı değildir. Evliliğin kurumsallaştırdığı toplumsal cinsiyet rolleri dahilinde kadın zaten evlense de evlenmese de o içkinliğe yerleştirilmektedir. Kadının bu rollere aykırı davranması her an tehdit olarak algılanmasının önünü ardına kadar açmaktadır. Arzu Tramvayı, bu çıkışsızlık halini açıkça gösteriyor.

Beauvoir hayvanlıktan insanlığa geçişi cinsellikle ilişkili bir biçimde düşünür. Direk’e göre hem erkeğin aşkınlığının tarihte bilfiil hale gelişi hem kadının aşkınlığının gerçekleşmesinin zorluğu abjeksiyon/atıklaştırmaya ilişkindir. Tina Chanter, Beauvoir’ın mirasının abjeksiyon ve muğlaklık olduğunu ifade eder. Chanter, abjeksiyonun bir salınım hareketi yaptığını yani tek yöne hareket etmediğini, çifte hareketi olduğunu belirtir. Kadın lanetlenmiştir ancak gücü her şeye yeten, hadım edendir. Beauvoir’ın dişi miti de muğlaklığı yansıtır. Kadın hem tapılacak bir ilah hem bir hizmetçidir, hem kutsal hem iğrençtir, tabunun kendisi, karanlık bir güç, hakikatin ilksel sessizliğini gizleyen, sağaltıcı ve büyücü, erkeğin avı ve onu felakete götüren baş belasıdır. Bu, kadının radikal başkalığındandır. [10]

Beauvoir, Levi-Strauss’un Hegel’in göremediklerini gördüğünü ifade etse de tarihselliğin Hegel ile tamamlanmaya ihtiyacı olduğu görüşündedir. Beauvoir’a göre kadın-erkek köle-efendi diyalektiğine giremez. Hegel’de bilinç başka bilinç tarafından tanımlanmayı arzular, ancak köle-efendi diyalektiğinde böyle bir tanıma ilişkisi mevcut değildir. Yine de köle-efendi ilişkisinin ötekinin bilincini tanıma ilişkisi haline dönüşme potansiyeli mevcuttur. Oysa kadın ve erkek arasındaki ilişkide kadın mutlak başka olarak kurulur ve bu tarih boyunca böyledir. Bu da demektir ki kadının başkalığı aynıya dönmeyen, diyalektiğe girmeyen mutlak bir farklılıktır. [11] Levi-Strauss da cinsiyetler arasındaki ilişkinin karşılıklığa dönüşmeyen bir asimetriye dayandığını fark etmiştir. [12] Kadının başkalığından ve doğurganlığından duyulan dehşet sebebi ile kadının da erkeğin üzerinde bir gücü vardır ve bağımlı bir ilişki söz konusudur. İşte bu karşılıklı bağımlılık sebebi ile kadın erkeğin kölesi değildir. Ancak boyun eğdirilerek hizmetkar olmuş ve tahakküm altına alınmıştır. [13] Beauvoir’a göre kadın tarih boyunca erkeğe tabi kılınmıştır. [14]

Arzu Tramvayı oyununda mutlak başka, radikal başka olma hali Stella üzerindense Blanche Dubois üzerinden okunmaya daha elverişlidir. O eve gelen yabancı, davetsiz misafir ve aslında bekar bir kadın olarak süregelen tahakküm ilişkilerine de tehdittir. Stanley ve Blanche arasındaki gerilim işte en temelde bundan kaynaklanmaktadır: Boyunduruk altına girme ya da girmeme. Blanche kırılgandır, savunmasızdır, hayalperesttir ancak aynı zamanda başkaldırandır. Stanley’e tabi olmaya direnmektedir. Ele geçmeyen bir yanı vardır Blanche’ın. Bunu kültürel olarak üstünlük taslaması veya eskiden varsıl bir aileye mensup olması üzerinden dile getirse de durum bundan daha derindedir. Blanche, hayalperest olduğu kadar başına buyruk, arzulanan nesne olduğu kadar arzularının peşinden de gitmiş bir kadındır. Yalnız Blanche’ın arzuları ne kadar ona aittir, ne kadar arzulanmayı arzulamadır tartışılabilir. İşte Blanche bu noktada da karanlıktadır, ışıkla arasının iyi olmaması bu yönüyle anlaşılır hale gelir. Blanche’ın arzusunun trajik yanı budur ve mimetik olarak adlandırabileceğimiz arzusu onu kendine hapsetmektedir.

Hukuk, mitlere benzer şekilde halihazırda eşitsiz güç ilişkilerini saklar ve gösterir. Aynı zamanda eşitsiz güç ilişkilerinin genel geçer bir durum bir hakikatmiş gibi görünmesini de sağlar. Blanche kendi ailelerinin mal varlığından bahsettiği anda Stanley’nin Napolyon Yasa’sından bahsetmesi manidardır. Erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü neredeyse sorgulanamaz kılan Napolyon Yasası, halihazırda eşitsiz güç ilişkisinde avantajlı taraf olan erkeğin üstünlüğünü, kadının hiçbir hakkı yokmuşçasına, meşru gösteren bir düzenlemedir. Stanley, bu sebeple pervasızca bu yasayı öne sürerken aslında “senin olan benimdir” der. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, “bana tabisin” demek istemektedir. Bu noktada Blanche’ın veya Stella’nın rızasının olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Rıza, kadın için bu eşitsiz güç ilişkisinde zaten sonradan tamamlanır. Meşruiyetini yasalardan alan “senin olan benimdir” tavrı en sonunda Stanley’nin Blanche’a tecavüz etmesine kadar varacaktır. Blanche’ın kendisini felakete sürükleyen bir baştan çıkarıcı, bir kuyruksallayan olarak konumlandırılmasına ve bu şiddet eyleminin birçok kadın ve erkek tarafından “hak etti, dikkat etmeliydi” gibi mağduru suçlayan ifadelerle haklılaştırılmasına sıkça rastlıyoruz. [15] Ataerkinin toplumsal cinsiyete ilişkin belirlenimleri daha önce belirtildiği üzere hem kadın hem erkeklerce içselleştirilebilir. Tecavüz eylemi yalnızca kişilere özgü bir olgu değil bir zihniyetin örttüğü kültürel, toplumsal kodun deşifre olmasıdır. Bu noktada Cemal Bali Akal’a atıf yaparak ataerkinin iyi aile babasını idealize edeceğini ve tecavüzcüyü dışlayacağını ifade etmeliyim. Çünkü tecavüz, ataerkinin erkeğin kadına tahakkümünün ve kadını erkeğe tabi kılmasının şiddet içeren bir ifşasıdır.

İşte Blanche Dubois karakteri ile yukarıda değinilen tespitler Arzu Tramvayı oyununda görünür hale geliyor. Blanche büyü, sihir ister ancak en çok büyülediği kendisidir. Hapsolduğu çıkışsızlıkta, varoluşa ilişkin tecrübe edemediği/etmesine izin verilmeyen muğlaklığında, dayatılan içkinlikte delirir biraz da Blanche, bunda ne kadar onun ne kadar toplumsal dayatmaların, eril tahakkümün bükülemez şiddetinin payı vardır tam olarak kestiremeyiz. Bu yüzden de Blanche’a karşı onun hayata karşı tutumu gibi ikircikli kalırız; tam anlamıyla ona hak veremeyiz ancak tam anlamıyla ona kızamayız da. Bu kararsızlığın getirdiği tefekkür hali üzerinden Blanche sorgulamaya devam etmemizi ister.

“Aşırı Şiddet” ve Atılabilir Adam Olarak Stanley Kowalski

Stanley Kowalski Polonyalıdır, savaşa katılmıştır. Düzenli bir işi olmakla birlikte varlıklı değil hatta dar gelirlidir. Blanche Dubois’nın kardeşi Stella’nın kocasıdır. Stanley kaba, şiddete yatkın, baskıcı, zorba diyebileceğimiz bir karakterdir. Onu canlandıran Marlon Brando ve Onur Saylak’ın sahip olduğu sahne karizmasını saymazsak son derece yoz ve sinir bozucu bir mizaca sahiptir.

Stanley Kowalski karakterini Zeynep Direk’in Cinsel Farkın İnşası kitabında yer alan “Etienne Balibar’ın Şiddet ve Medenilik’ine Feminist Bir Yanıt” yazısı ile birlikte ele almaya çalışacağım.

Balibar’ın Şiddet ve Medenilik eserinde başlıca kavramlarından biri Aşırı Şiddettir. Balibar şiddeti tamamen dışlamaz, karşı şiddet ve şiddet karşıtlığı üzerinden şiddetin dönüştürücü gücünü de açıklar. Tamamen şiddetsiz bir varoluş söz konusu olamaz; bu Derrida’nın ifade ettiği şekilde yaşamın sonu, ölümdür. Bu sebeple şiddet biçimleri birbirinden ayırt edilmelidir. Benzer şekilde, şiddet karşıtlığı şiddetsizlik değildir, kurumları, kapitalist düzeni dönüştürebilecek stratejilere tekabül eder, tahakküm kurmaya değil sisteme darbe vurmaya ilişkindir. [16] Aşırı Şiddet ise biçimlendiricidir, ancak üretken ve doğurgan değildir. Kimi gerilimler doğurgan olabilirken Aşırı Şiddet karşılıklı etkileşim ve dönüşüme kapı açmaz, adil kurumlara doğru evrilmeyen, başka bir şeye tahvil edilemeyen şiddet türüdür. Aşırı Şiddet bedende tinsel ve düşünsel öğeyi bastırır. İnsanlara sınır koymaz, sınır koymadan yersizleştirir, kişiyi ortadan kaldırmak, bedensizleştirmek ister. [17]

Direk, Aşırı Şiddet’i eril tahakküm ve aile içi şiddet üzerinden yorumluyor. Toplumsal cinsiyetlendirme kadınların büyük bir çoğunluğu için Aşırı Şiddet’e maruz kalma sürecidir. Beauvoir’ın İkinci Cins’te iddia ettiği gibi aşkınlık imkanını, özgürlüğü kaybetmek, özel alandaki rutinler harici bir eser, bir kurum meydana getirme imkanının sekteye uğramasıdır. Evin reisi baba, sembolik olarak kumandandır ve bu kavramsallaştırma, militarist bir itaat toplumunda ultra cinsiyetlendirme, yani Aşırı Şiddet’tir. [18]

Balibar’ın düşünce yoldaşı Bertrand Ogilvie Atılabilir Adam [19] kitabında dikkat çekici bir kavramsallaştırma yapıyor.na göre Bu kavramsallaştırma ekseninde Atılabilir Adam gereksizleştirilmiş, bir işe yaramayan, güvencesi, hakları ve geleceği olmayan adamdır. Direk, toplumsal cinsiyet ile Atılabilir Adam kavramanı tekrar yorumlar. Direk, sistemin Atılabilir Adam’ı ürettiğini ifade eder ve sistemin Atılabilir Adam’ın uysal, itaatkar ve gönüllü olmasını isteyip bunu sağladığını söyler. Atılabilir Adam’ın likidite edilmesinin en karlı yolu elbette savaştır. Ogilvie’nin kavramının cinsiyet farklılığı boyutu eksiktir. Atılabilir Adam toplumsal cinsiyet sayesinde egemen ile özdeşleşir, eşini ve çocuklarını tahakküm altına alarak onları hizmetkarı haline getirir. Bu nedenle aile yaşantısı şiddet uygulayarak, şiddet yoluyla öznelliğini en üst noktada tecrübe ettiği yegâne yerdir. Ekonomik gücü neredeyse hiç olmayan ya da çok az olan, ezilen, gelecek umudu olmayan Atılabilir Adam, egemenin Aşırı Şiddet uygularken sergilediği kendiliğindenliğe, rahatlığa, keyfiliğe öykünür, saf güçten etkilenir ve ezikliğinin telafisini bu özdeşleşme ile sağlar. Bu sistem dahilinde kadın da atılabilirdir, ancak bunun da ötesinde kadın öldürülebilir. [20] Pek tabii tecavüz de edilebilir!

Stanley Kowalski toplumun ezilen kısmına mensuptur. Savaşmıştır, eski bir askerdir. İyi bir eğitim almamıştır, zaten iyi eğitim dar bir zümrenin lüksüdür. Bu sebeple Stanley’ geleceğinin de Sınıf bilincinden yoksundur. Ezilmişliğini erkekliği üzerinden Napolyon Yasası’ndan söz etmesi, sistem tarafından üretilen ezikliği ile onu yüzleştiren Blanche’a, sözde efendiliğini, egemen ile toplumsal cinsiyet bağlamı ile özdeşleşerek erkekliği üzerinden ileri sürmesi ve ilan etmesidir. Stanley ezilmişliğini, maçoluğu ve zorbalığı ile örtmeye çalışır, egemen ile ancak toplumsal cinsiyet üzerinden özdeşlik kurabilir. Öznelliğini aile içinde tahakküm kurup eşi ve çocuklarını hizmetkarı haline getirerek inşa eder. Blanche bu sebeple bir tehdittir. Çünkü Stanley’e tabi olmaya dolaylı olarak, bazen de aleni olarak direnir.

Sistemin ürettiği Atılabilir Adamlar’dandır Stanley. Aile yaşantısından, evinde her türlü şiddet eylemini gösterir. Yazının önceki bölümünde bahsettiğimizi gibi erkek kadına bağımlıdır ancak aynıya dönüşmeyen mutlak başka olduğu için diyalektiğe girmez bu sebeple ataerki kadının erkeğin hizmetkarı olarak tahakküm altına almıştır. Stanley’nin Stella’yla ilişkisi bahsedilen durumu örnekler niteliktedir. Stanley, hem eril endişelerini dindirmesi hem kendisine kavuşması çerçevesinde ontolojik olarak bağımlıdır Stella’ya. Stella itiraz ettiği anda ona şiddet uygulamaktan kaçınmaz, daha sonra da affına sığınır. Aşırı Şiddet sebebi ile evlilikleri ve ilişkileri dönüşüme açık değildir.

Stanley ve Blanche’ın ilişkisi ise aile içi şiddetin başka bir boyutunu ortaya koyuyor. Tahakküme ayak direyen ve tabi olmayan kadının, Atılabilir Adam’ın öznelliğini en tepe noktada deneyimlediği tek yer olan evi ve ailesindeki iktidarına tehdittir Blanche. Stanley, kendisine tabi olmaya, itaat etmeye direnen Blanche’a tecavüz ederek şiddet uygulamaktan çekinmeyecektir. Tecavüz elbette Aşırı Şiddet’tir. Aşırı Şiddet’in insanları sınır koymadan yersizleştirdiğini, ondaki kişiyi ortadan kaldırdığını, bedensizleştirmek istediğini ve dönüştürülemediğini ifade etmiştik. Tecavüz tam da böyle bir duruma tekabül eder. Tecavüz, uğrayan kişideki kişiyi ortadan kaldırmaya, onu bedensizleştirmeye uzanır. O bedendeki tinsel ve düşünsel öğeyi bastırır, ezer. Tecavüze uğrayan Blanche’ın durumu da bunu gösterir. Stanley’nin eylemi Blanche’ı, ondaki kişiyi ortadan kaldırmaya, ondaki tinsel ve düşünsel öğeyi bastırmaya, yok etmeye ilişkin değilse neye ilişkindir? Üstelik Stanley’nin ifade ettiği gibi Napolyon Yasaları da onu desteklemektedir.

Sonuç

Arzu Tramvayı toplumsal cinsiyete ve kültürel olgulara değindiği ve kendi zamanı ile sınırlandırılamayacak asimetrik ilişkilere eğilip bunu sahnelediği için belki de güncelliğini yitirmiyor. Blanche, Stanley ve Stella yalnızca yazıldıkları döneme ilişkin olguları değil, kadın ve erkek ilişkilerinin tarihselliği açısından süregelen eşitsizliği ve bunun trajedisini de sahneliyor. Sınıfsal sömürünün yarattığı ezilmişliğin ve aşırı şiddetin, toplumsal cinsiyet ekseninde kendini nasıl başkaca ürettiğini de gösteriyorlar.

Tennessee Williams’ın Güney Gotiği türüne dahil edildiğini, gotiğin ifşa ve protesto hareketi olarak tanımlanan, erkle ilgili olup, görünmeyeni görünür kılan bir tür olduğunu ifade etmiştik. Görünmeyenin görünür olması; ifşa, sorunu tanımlamak için değerlidir. Arzu Tramvayı, iyi yazılmış olması dışında süregelen sorunları görünür kıldığı, gösterdiği için sahnelenmeye devam ediyor ve edecektir.

[1] Nil Sakman, “Nihal Yeğinobalı, Sitem, Gotik ve Cinsellik,” Kendine ait Bir Kalem, İthaki Yayınları, 2018, s. 256.

[2] Zeynep Direk, “Kadın Erkeğin Kölesi mi? Simone de Beauvoir’da İçkinlik,” Cinsel Farkın İnşası, Metis Yayınları, 2018, s. 75. (Kadın Erkeğin Kölesi mi?)

[3] Beauvoir’ın yaklaşımı içkinliğin erkekler tarafından çalındığına işaret etse de bunu bir sistem sorunu olarak değerlendirdiğim için yazıda kavramsal olarak “erkek” yerine “ataerki” demeyi tercih edeceğim. Kadın doğmayıp kadın olunduğu gibi erkek doğulmaz, erkek olunur; yani hem kadın hem erkek toplumsal belirlenimlere tabidir. Tamamen iradi olmayıp, kısmi iradeye sahiptir. Ancak bu, ataerkil sistem içinde avantajın, üst elin, gücün erkeğe ait olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

[4] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 47-49.

[5] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 51.

[6] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 60.

[7] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 66.

[8] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 62.

[9] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 72.

[10] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 71.

[11] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 61.

[12] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 62.

[13] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 63.

[14] Kadın Erkeğin Kölesi mi? s. 47.

[15] Tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine inceleme yapmış olan Diana Scully’nın Cinsel Şiddeti Anlamak adlı kitabı mağduru suçlama olgusunu da ele almaktadır.

[16] Zeynep Direk, “Şiddet Karşıtlığı Üzerine Etienne Balibar’ın Şiddet ve Medenilik’ine Feminist Bir Yanıt,” Cinsel Farkın İnşası, Metis Yayınları, 2018, s. 195-196. (Şiddet Karşıtlığı Üzerine)

[17] Şiddet Karşıtlığı Üzerine, s. 198-199.

[18] Şiddet Karşıtlığı Üzerine, s. 200-201.

[19] Söz konusu kitap 2012 tarihli olup neoliberalizm ekseninde tespitler yapsa dahi, anakronik olmak adına Arzu Tramvayı oyunu karakterinin tahlili için de kullanılabilir. Neoliberalizm, kapitalizmin başka bir evresi olduğundan Atılabilir Adam kavramıyla yapılan tespitlerin zaman bakımından sınırlandırılmasına gerek olmadığını düşünüyorum.

[20] Şiddet Karşıtlığı Üzerine, s. 202, 203 ve 204.

Kaynakça

Nil Sakman, “Nihal Yeğinobalı, Sitem, Gotik ve Cinsellik,” Kendine Ait Bir Kalem, İthaki Yayınları, İstanbul, 2018, s. 255-271.

Tennessee Williams, Arzu Tramvayı (Oyun).

Zeynep Direk, “Kadın Erkeğin Kölesi mi? Simone de Beauvoir’da İçkinlik,” Cinsel Farkın İnşası, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 47-77.

Zeynep Direk, “Şiddet Karşıtlığı Üzerine Etienne Balibar’ın Şiddet ve Medenilik’ine Feminist Bir Yanıt,” Cinsel Farkın İnşası, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 195-208.