Aradakiler

Korkuyordum seslerden. Korkunun sonu olmasa da kendimin sonu vardı işte. Yazgı’nın sonu yoktu. Yazgı’yı bulmalıydım. Ya bulamazsam?

O gün, uzak bir yerlerden odama kadar yürümüştüm. Fakat nasıl yürüdüğüm hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Zaten her zaman yaptığım şeydi yürümek. Ufak bir odada kalıyordum. Adım, herhangi bir yere ait olmayan bir insandan esinlenilmiş. O yüzden, söylemeyi yerinde bulmuyorum. Siz de takılmayın böyle şeylere lütfen. Neyse, hikayeme başlayayım. Ama nereden başlayacağım? Bu sorunun cevabını hiç düşünmedim. O zaman düşünmeden başlayalım, başlamalıyım, başlamak gerek.

Bütün her şeyin başladığı o akşam çok erken yatmış, bir o kadar da çok geç kalkmayı istemiştim, ama olmadı. Uyandığımda yatağın kenarına sıyrılmıştım. Dolayısıyla yere bakarak güne başlamıştım. Sonra, nasıl olmuşsa, kendimi bir müddet aynaya bakarken buldum. Aynadaki yüzümün gün geçtikçe başka bir yüzle alakası olmadığını bir daha anladım. Arada geçen zamanda pek bir şey yapmadığımı hatırlıyorum. Buna rağmen giyinmeyi başarmıştım. Bu saydığım manasız detaylardan sonra evden çıkmaya hazırdım. Birden nedense yatağa geri dönüp biraz oturdum. Bu oturuşu kendimden hiç beklemiyordum. Halbuki çıkmam gerekti. Kendime anlam veremiyordum. Bir yerlerde durduğu pek yoktu. Etrafa gözlerimi gezdirdiğimde ise masanın üzerindeki tüm kağıtların, kitapların yere düştüğünü görmüştüm. Yerde o kadar kaygısız duruyorlardı ki, üzerlerinden geçen sineği bile fark etmediler. Tabi, beni de. Yürümek için tekrar kalktığımda kağıtlara, terliğe takıldım. Terliği eğilip elime aldım. Fırlattım pencereden aşağı. İnsanları, kağıtları, kitapları, her şeyi atabilirdim o an. Atmak ve unutmak bana her zaman iyi geliyordu. Ortada hiç sebep yokken şunu düşündüm: “Kağıtlar ve kitaplar gibi benim de bu odaya bırakılmışlardan biri olduğumu kim inkar edebilir?” Elbette ilk başta ben inkar ederdim. O yüzden, bir an önce bu odadan çıkıp gitmem gerekti. Yoksa arkası gelmeyen sorular sormaya devam edecektim. Kusura bakmayın bir türlü çıkamıyordum. Üstelik kendime dayanamıyordum, çünkü çok soru soruyordu. Sonunda çıktım o odadan. Gece eve girmiş bir hırsız gibi holden geçip kapıya yaklaştım. Yine karşımdaydı o küçük gözetleme deliği. Acaba baksa mıydım yoksa bakmasa mıydım, bilemedim. Anahtarı çevirip kapıyı araladım. Başıboş köpek gibi yere bakarak, endişeli adımlarla ilerledim. Evden elimde bir çöp poşetiyle çıkmıştım. Durun bir dakika! Bu çöp poşeti de neyin nesiydi? Herhalde farkında olmadan kapının yanında elime almıştım.

Yürümem gerekti, yürümem.  Nihayet yürüyordum. Ne uzun boylu ne de kısa boylu bir halim vardı. Belirli bir halde değildim. İlla bir halde olmam o kadar da önemli değildi. Bunun için normal bir bedene ihtiyacım da yoktu. Garip bir şekilde çöpün hala elimde olduğunu fark ettim. Çöpü sokağın sonundaki bir direğin kenarına usulca bırakmıştım ki yanımda bir kedi gözlerini belerterek yüzüme baktı. Hadi git buradan da işime bakayım der gibi karşıma geçti. Kedi bu, rahatsız etmemek gerek diye düşünerek yanından ayrıldım. Velhasıl, caminin yanı başında duran otobüs durağına vardım. Az sonra ezan sesi duyuldu. Kahretsin! İnançsızlık beni yine etkisi altına almıştı. Üzüldüm kendime, hem de sabahın bu erken saatinde, daha afyonum patlamamışken. Ben inançsızdım. Üstelik inanmayı sorgulamanın hiç sırası değildi. Kimse sabahın şu saatinde tanrıyı sorgulamak istemezdi herhalde. Çünkü sabahın soğuğu içime işlemişti. Daha önce böyle bir soğuk görmemiştim. Bu soğukta beni göremezler diye düşündüm. Yani bir bakıma, kendimin fazla göze çarpmayan bir adam olduğunu düşünüyordum. Kabul ediyorum, bu oldukça ukalaca bir tavırdır. Derken otobüs gelmiş, ben de herkes gibi arka kapıdan binmiştim. Otobüse binince garip bir kuru yemiş kokusu burnuma sinerken, ayakta duran ve oturan insanlarla birlikte benim de otobüste olduğumu anlarken, hepimizin birbirine karşı mesafeli durmaya çalıştığını hissettim. Kimsenin birbirine bakmadığını fark edince de oturanların ve ayaktakilerin iki ayrı kabile olduğunu ve bunların birbirine düşman olduklarını sezdim. Otobüsün içindeki bu iki kabilenin güç mekanizmalarının birbirine hissettirdiklerini düşünürken, düzeneklerini sağlamlaştırmakla meşgul olduklarını fark ettim. Oturanlar az önce durakta tıpkı benim gibi okula gitmek için beklemiş, bekleyen bacaklarından vazgeçmişler, şimdi ise o bacaklar üzerine ağırlıklarını bırakıyor ve oturdukları koltuklara baskı yapıyorlardı. Oturanlar krallar, peygamberler, prensler, sultanlar gibi iktidarlarını sağlamlaştırırken, ayaktakiler otobüsün zemininde sallanmaktaydı. Ben de sallananlar arasındaydım. Daha demin yataktan fırlayıp gelmiş bu kabile gruplarının enerjilerini harcayacakları bir fırsat kolladıklarını anlamıştım. Ayaktakiler oturanlarla mesafelerini kullanarak ve henüz tam anlamıyla uyanmamış enerjilerini yayarak güçlerini göstermeye çalışıyordu. Diğer yandan, kendilerini oturanlardan yüksekte görüyorlardı. Oturanlar ise bir köleye işkence eder gibi insanlığın totaliterliğini onaylıyordu. Ayaktakiler ve oturanlar aynı otobüsün içindeydi, fark etmeseler de aynıydılar ama iki grup da kendi içinde yalnızdı. Otobüsten indikleri anda, dışarıda da yalnız olacakları gibi. Camın yüzeyine yapışıp kalmış kara sinek gibi olan biteni izlerken, oturanların ayaktakilerin kıçlarına ister istemez baktıklarını ve baktırıldıklarını görüyordum. Buna yol açan neydi? Otobüsün saçma düzeneği mi? Yoksa yukarıda gizlenmiş bir göz mü? Bilemiyorum. Çare yoktu ben de herkes gibiydim. Yok olmaya yüz tutmuş varlığım bunu gerektiriyordu bir yerde. O yeri de bir ben bulamamıştım. Ya da bulmuştum, haberim yoktu. Başkaları benim yerime o yeri bulmuştu da bir ben her zamanki gibi bir yerleri bulmak konusunda yarım kalmıştım. Bu yarım kalan halimle gene de bir şeyler oluyordu. Mesela, resim yapmak ya da okula gidip gün boyunca çimlerde havaya bakarak yatmak gibi. Yarım olan ne varsa bir hıçkırığa eşdeğer bedenimde yankı buluyordu. Neyse ki sonunda otobüs durmuş ve hep beraber okula gelmiştik artık. Karınca gibi ortalığa dağıldık. Deminki sıkışık ortamdan eser yoktu. Diğer kabilelerden ayrılmıştım, çünkü hala gitmek ve yürümek gerekiyordu. Ama nereye gidecektim ki?  Hiçbir şey bilmiyordum. Olsun, gene de bir yere gitmek gerekti. İyi bir ‘yarım’ olmak için gitmek lazımdı. Nasıl olduysa atölyeye gitmeye karar verdim, o bitmeyen yarım halimle.

Burada size kendimi ‘biraz’ anlatmak zorundayım, dikkatlice dinleyin. Çünkü tahmin edersiniz ki biraz anlatacağım. Kendimi anlatmayı hiç sevmesem de. Bir insan neden kendini durduk yere anlatır ki? Anlamsız bir şey bu. Sürekli kendimizi anlatmaktan bıkmadık mı? Bıktık, tabi. Ama yine de kısa keseceğim, merak etmeyin. Ben, hafif geniş alınlı, biraz kalınca kara kaşlı, saçları kepekli biriyim. Kafadan kırık, bir gözüm şaşı. İki haftadır üzerimden çıkarmadığım yeleğin bir kolu diğerinden uzunca, dirsekleri delik. Dışarıdaki soğuğun girmeyi en çok sevdiği yer o delikler. Beni görenler bu deliklerden tanıyor. “Bu o değil mi, hani şu ne dediği belli olmayan çocuk” diyorlar. Açıkçası bundan rahatsız değilim. Kimseden rahatsız değilim. Ama onlar benden rahatsız. Kimsenin yapabileceği bir şey yok. İsteyen istediği kişiden rahatsız olmakta özgürdür. Durun biraz bir banka oturayım. Hah işte tamam oldu. Anlatmaya devam edebilirim. Fakültede her sabah bu bankta oturmak bana iyi geliyordu. Otururdum çünkü az sonra uyuşukluğuma veda edeceğimi bilirdim. Ağır adımlarla kalkardım. Ve bu ağır adımlarla gidilecek yol çoktu. Gün geçtikçe, çevremdeki kalabalık beni dağıtıyordu ortalığa, hem de sere serpe. Kalabalık, içine almaya başladığı kimseyi adeta bir kalabalık yapıyordu. Kalabalık, “kala” ve “balık” sözcüklerinden oluşmuştu, mutambu kabilesince. Fakat ne eskiden mutambu kabilesi vardı ne de “kalabalık” diye bir balık cinsi. Kala sözcüğü, bir yere giderken sorulan saat sorularının cevaplarını çağırmasından başka bir şey olsa gerekti. Bilemiyorum. Bu olsa olsa içinde olduğum dilin marifetiydi.

Neyse ki kalkmıştım banktan. Ağır ağır geldiğimde atölyenin bütün pencereleri açıktı. En eski öğrencilerden Selin pencerenin önünde oturmuş, kahve içerek dışarı bakıyordu. Önünde tüten sigarası, masasında Manet’nin ve Velasquez’in kitapları duruyordu.  Beni görünce gülümsedi. Selin evli barklı, iki çocuk sahibi bir kadındı. Orta yaşlarında sanata merak sarmış, akademiye girmişti. Kıvırcık saçlıydı, genellikle ince bir fırçadan saçına toka yapar, elinde kalem ve eskiz defteri ile devamlı etrafta dolaşırdı. Bu çok olağan bir durumdu. Yanımdaki ıvır zıvırı masama bıraktıktan sonra yanına gittim. “Hoş geldin, ne haber?” dedi. Ben de her zaman ki gibi, “Ne olsun ya, işte pek bir şey yok” dedim. Sonra, “bugün tek biz varız herhalde” diyerek sakince etrafa bakındım. Model yatağını ve ters çevrilmiş şövaleleri gördüm, onların arkasında eski ustaların resimlerinin koca koca reprodüksiyonları asılıydı. Yerlerde birbiriyle uyuşmayan tuhaf mantarlara benzeyen koltuklar vardı. Her yer kalem atıklarıyla, boya kalıntılarıyla kaplıydı. Sağ kenarda irili ufaklı çekmeceler diziliydi. Bu çekmecelerin her biri sözde bir öğrenciye aitti. Sol kenarda ise bir tezgah ve yanında uzunca bir kitaplık vardı. Ama içinde ne bir kitap ne herhangi bir nesne vardı. Koca bir İskender büstünden başka. Seslerle birlikte kapı açıldı. İçeriye Selen ve Kübra girdi. Selen uzun boylu, pek de akıllı sayılmayan kızıl saçlı ilginç bir kadındı. Nasıl olmuşsa sınava girmiş, resim yeteneği olmadığı halde hasbelkader sınavı kazanmıştı. Her hafta babasından aldığı yüklü miktarda parayı iki günde çarçur eder, sonra parasız kalırdı. Ama sorsanız burjuva aileden gelen çok görgülü ve entelektüel biriydi. Ailesiyle övünür, Antik Yunan’daki çeşmelerden akan suların güzelliğinin yüzüne yansımış olabileceğini her defasında anlatır dururdu. Bir de sevgilisi vardı, saf görünümlü ancak sinsiydi. Oğlan devamlı bunda kalır, sigarasından yemeğine kadar ne varsa hep Selen’e yüklerdi. Kübra ise doğruyu söylemek gerekirse alımlı ve güzeldi. Kendine has bir resim üslubu vardı, çok kitap okurdu. En azından Marx’ı ya da Freud’u biliyordu. Ben ise bildiğiniz gibi. Nihayetinde hepimiz, A. Atölyesi’nin garip insanlarıydık. Soyulmak için çuvalın içinde bekleyen patateslerden farkımız yoktu. Birileri tarafından bu çuvalın içine tıkılmış, dışarı çıkmayı bekliyorduk. Ve o gün çuvalların bekçisi olan hoca gelmemişti. Buna rağmen modelimiz gelmiş, soyunmuş, desen saati başlamış, Vivaldi çalmaya ramak kalmıştı. Çizmeye başlamıştık işte. Boyuna çiziyorduk, pür dikkat. Önümüzde çıplak bir model, boylu boyunca uzanmış, bir eli havada duruyordu. O el de tam bana bakıyordu. Desen saati bitmek üzereydi. İçimde bir ezinti hissettim. İçimdeki o dert küpü gene uyanmıştı. Tanrım, nasıl da açtım! Bu arada herkesin çizimi bitmişti. Biten çizimlere bakarak, ortalıkta avare gibi dolaşıyorlardı.  Selin bana yaklaşarak, “Ne güzel çizmişsin şu eli” dedi. Ben de, “Aslında bakarsan tam olmadı, şurasına biraz gölge istiyor” dedim. Sonra, “Ya sen de hep böyle diyorsun, bir bakıyorum yapmamışsın. Zaten gölge filan istemiyor işte, ne güzel duruyor” diyerek yanımdan uzaklaştı. O sırada Kübra’nın çizimime baktığını gördüm. Bende onun çizimine bakıyordum. Sonra çizimlerden kafamızı kaldırıp birbirimize bakmaya başladık. Bakışıp duruyorduk. Hatta o kadar bakıştık ki bir vakit hiç konuşmadık. Ben bu tür durumlarda bir kuyuya düşmüş gibi olurdum, ağzımı bıçak açmazdı. Her zamanki gibi karşı taraf sessizliği bozdu. Yanıma gelip o naif gülümsemesiyle elini çizimime uzatarak, “Bu eli sen mi çizdin?” dedi. İçimden, “Ne elmiş arkadaş gelen giden bu ele takılıyor, bir numarası yok bildiğin el işte” dedim. Hemen kendime gelerek, “Aslında pek bir şey yapmadım ya… formu yakaladım!” diyerek sohbete sanatsal ve felsefi bir alan açtım. Fakat belli ki ikimizin de şu an konuşacak hali yoktu. Hiçbir zaman konuşamıyorduk. Boyuna bir yerlerde tıkanıp dururduk. İçimdeki dert küpü ezinti bastırdı gene. Karnım ağrımaya başlamıştı. Dayanılacak gibi değildi, açlıktandı bu. Herkes toparlanmış, öğrenci yemekhanesine gitmek için çıkıp gitmişti. Bense cebimde pek param olmadığını düşünerek aşağıya indim. Kantine girdiğimde o garip kuyrukla karşılaştım. Kuyruk, bana her zaman koyunların art arda dizilip gidişlerini andırıyordu. Ve ben de o koyunlardan biri olarak, o kuyruğa girmiştim. Ama ne uğruna? Tabi ki, ne olduğu tam belli olmayan kaşarımsı şey ile birleştirilmiş tost ekmeği için. Aslında kaşarlı tost olamayan, olamamış, yani, bir l liralık “tostumsu” şeyi almak için. Bu “tostumsu” şey yoksa tanrının işi miydi? Tanrı olsaydı şu an bu tostu yer miydi? Zannetmiyorum, ama öyle bir tost tanrısı yoktu işte. Yoktu, çünkü ben şu an sıradaydım. Birden önümde kel bir çocuğun olduğunu fark ettim. Olmaz olaydı! Kafasının kelliğini görünce dayanamadım, bir soru daha sordum kendime, “kafasında ne çelişkileri var kim bilir?” diye. O da benim gibi bir yerlerde miydi, yoksa başka bir yerde miydi ya da hiçbir yerde değil miydi veya şu an burada mıydı? Ben böyle düşünürken dışarıda sert bir yağmur başlamıştı. Aksilik, çünkü hala bu tür şeyleri önemsediğimi fark ettim. Aklıma bizimkilerin para yollamadığı geldi yine. Masada oturan tek tük öğrenci yağmurdan kaçıp buraya sığınmış, deliksiz uyuyordu. Rüya da görüyorlar mıydı acaba? Aman canım görüyorlarsa da herkesin rüyası kendine diye geçirdim içimden. Beni ilgilendirmezdi sonuçta. Ne çok soru soruyordum. Yeter, biri bana dur demeliydi.

Köşede oturan biri gözüme ilişti. Kaloriferin yanında büzüşmüş, üşüdüğü belli olan bir kadın. Bu kadını ilk defa görüyordum. Uzaktan hali bir hayli merak uyandırıcıydı. Gözlerinin altındaki morlukları olduğum yerden görebiliyordum. Uykusuz muydu? Yoksa o da benim gibi aç mıydı? Üzerinde pek de kalın olamayan bir bluz ve ince bir atkı vardı. Ayak uçlarına baskı yapmış ayakkabılardan kurtulmak ister gibi sağa sola bakıyordu. Yoksa benim ayakkabıların ayaklarıma vurduğu gibi, onunkiler de mi vuruyordu? Acaba şu yağmurdan sakınması için üzerimdeki yeleği kendisine versem kabul eder miydi? Tanrım, kabul etseydi ben ne yapacaktım. Bu sefer ben ondan daha çok ıslanacaktım. Ama olsun, ondan daha çok ıslanmaya razıydım. Birden elimi cebime attım ve 2 liramın olduğunu fark ettim. Bu demekti ki, ona da tost alabilirdim. Tostu kabul eder miydi acaba? Ama bunun ne önemi vardı. Asıl olan paylaşmak değil miydi? Ve sıra bana gelmişti. O mendebur kantinci kadın gene orada, aklım köşede oturan kadındaydı. Birden, “bana iki kaşarlı” dedim. Hemen başını uzattı, ‘sen buraya ait değilsin’ der gibi aşağılarcasına bakarak sordu: “Tostlar çift kaşarlı mı, yoksa tek mi?” Ben de “evet lütfen, tek ama iki tane tost” diyerek bu tost muhabbetini kapattım. Çünkü ta geçen aydan kalma, evrim geçirmiş kaşarlardan yapacağı tostun beni zaten doyurmayacağını biliyordum. Arada sırada arkaya doğru bakınarak, onun hala orada olup olmadığını kontrol etmeye çabalıyordum. Birden o aptal sesi duydum: “TOST…!”.

Tostları almıştım sonunda. Acaba yanına gitse miydim, yoksa hiç yaklaşmadan gerisin geriye dönse miydim bilemedim. Yine de içimde karşı konulamaz bir istekle, ona doğru elimde tostlarla ilerledim. Yanına geldiğimde pencereden dışarı bakıyordu. Aslında hiç rahatsız etmek istememiştim fakat bu kadında bir şeyler beni çekiyordu. Saçları omzundan aşağı öyle kederli dökülüyordu ki, sanki bugüne kadar gün yüzü görmemişlerdi. Önünde yırtık bir defter, yarım bir silgi, bir de Dostoyevski’nin “İnsancıklar” romanı duruyordu. O da benim gibi Dostoyevski düşkünü herhalde diyerek, cılız bir sesle “Pardon!” demiştim. Bu ses benden mi çıkmıştı şimdi? Ne kadar da güçsüz bir sesti. O an kendimden öyle utandım ki anlatamam. Bir ayna olsaydı içine girebilir bir daha da geri gelmezdim. O hala pencereden dışarı bakmaya devam ediyordu. Tekrar sesimi çıkardım, bu sefer anlaşılır olarak “Pardon!” dedim. Anlaşılır bir şekilde “Pardon” demek, şimdi gerçekleşecek sohbetin anahtarıydı sanki.

“Şey… Yani ben seni kuyruktayken…” dedim, tabi gene sesim içine kaçarak.

“Efendim, ne dedin anlamadım” dedi.

“Tanışmak istedim sadece, yalnız olduğunu gördüm de.” Derken, elimdeki tostlar yelpaze gibi sallanmaya başlamıştı. “Oturabilir miyim?”

“Şey tabi, otur istersen” diyerek, bir nevi beni içimde bulunduğum girdaptan kurtarmıştı.

İşte şimdi karşısında oturuyordum. İnanır mısınız beş dakika hiç konuşamadık. Birbirimize bakıyor, sanki birbirimizi bir yerlerden tanıyormuş gibi süzüyorduk. Bu sessizliği bozmam gerektiğini anladım. “Tost yer misin acaba?” diye soracak oldum, fakat onun yanlış anlayacağını düşünerek çekindim. Birden ona çay almadığım aklıma geldi ama nasıl alacaktım ki, param kalmamıştı. İkimize çay alacak param bile yoktu. Allah kahretsin! “İsmin ne?” diye tekrar sohbeti ilerletmek istedim. “Yazgı” dedi net bir şekilde. Yazgı, ne vurgulu bir isimdi. Hemen aklıma Nietzsche gelmişti. Acaba Nietzsche okuyor muydu? Neyse canım Nietzsche efendimiz biraz kenarda dursun şimdi. Çenem açılmıştı artık.

“Seni ilk defa görüyorum, bu kantinde.”

“Evet, pek gelmem buraya.”

“Hangi bölümdesin?”

“Felsefe.”

“Ya ben hep Felsefe okumak istemişimdir ama birden kendimi sanatın içinde buldum. Gerçi Sanat Felsefesi var ama onun da ne olduğu belli değil.”

“Yaa… Ama gene de ayrıdan Felsefe okuyabilirsin.”

“Evet. Haklısın.” Kısa bir sessizlikten sonra, “Nereden geldin buralara Yazgı, yani sen kimsin?” diye bir sormuştum ki (ah benim şu patavatsızlığım) hemen cevap geldi:

“Hikayemi mi, merak ediyorsun? Ben sana hikayemi anlatamam çünkü benim bir hikayem yok!” diyerek beni olduğum yere çivilemişti. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Gerçi ne bekliyordum ki, hemen her şeyini bana anlatacağını mı? Bu iyimserlik olurdu. Benimki de ne yüzsüzlüktü ama. Ama sadece nereden geldiğini sormuştum.

“Şey öyle demek istemedim ben, sadece kim olduğunu merak etmiştim. İstemiyorsan anlatmayabilirsin tabi.”

“Özür dilerim, biraz açık sözlüyümdür, kişisel algılama. Şimdi kalkmam gerekiyor çünkü dersim başlamak üzere. Gene görüşürüz, hoşçakal.”

O sırada Selen’i gördüm. Yanıma geldi, sanat tarihi dersine gelip gelmeyeceğimi sordu. Onunla konuşmamı bitirip arkamı döndüğümde Yazgı’yı kapıdan çıkarken gördüm. Atmacaların havada takla atarak uzaklaşması gibi uzaklaştı kantinden. Yüzümü masaya çevirdim. Ama o da ne! Kitabını masanın üzerine unutmuştu. Hemen kitabı aldım elime, arkasına düştüm; fakat yetişemedim, fena ıslanmıştım. Bildiğiniz sıçana dönmüştüm. Bir anda kayboldu. Bu kadar şiddetli bir yağmurda nasıl oldu da hemen kayboldu, anlamadım. Peki ya ne yapacaktım şimdi bu kitabı? Acaba içini açıp baksam mı diye düşündüm, ama bu düpedüz terbiyesizlik olurdu. Özel bir notu olabilirdi içinde. Şimdi bu saçma havadaki yağmur damlalarından biriydim sanki. Gökten aşağı yere düşüyor, düşer düşmez de yok oluyordum. Yani hiç de güvenilir bir yağmur tanesi değildim. Tekrar içeri girmekten başka çare yoktu. Ben içeri girer girmez, yağmur dinmeye yüz tutmuştu. Her nasıl olmuşsa zaman geçmiş, akşam olmuştu, farkında değildim. Akşam dışarı çıktığımda ay yukarıdan hafif bir ışık bırakmıştı ıslanmış asfalta. Otobüs durağına doğru yürümeye başlamıştım. Bir sigara yaktım, benden başka kimse yoktu durakta. Dumanla baş başaydım. Kimsecikler yoktu.

“Bu akşam da senden başka kimse yok” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Çok acımasız bir dumandı benimkisi. Başka sigaraların dumanlarına benzemiyordu. Üstelik de içime çekiyordum. O zaman da, söylediği söz içime işliyordu.

“Ne varmış yalnızsam.”

“E yani sadece ‘kendimizi’ ifade ediyorum ama kabul et doğru söyledim.”

“Ben sana yanlış söyledin mi dedim? Hem nerden çıktı bu ‘gene yalnız olma?’”

“Bir yerden çıkmadı. Sen bir kere hep yalnızdın, gene yalnız olacaksın. Yalnız olacağız. Herkes başlangıçta ‘yalnız’ yaşar, sonra etrafındakilerden ötürü yanılsamaya düşerler.”

“İyi iyi, tamam. Seninle çene yarıştıracak halim yok. Zaten çok yoruldum” diyerek hem bu kaygısız dumanı içime çekmeye çalışıyor, hem de onunla konuşuyordum.

“Güzel kadındı şu Yazgı. Bence aklından çıkar, o kadın sana bakmaz. Ben olsam masaya oturtmazdım seni.”

“Sen, sen…! Nereden biliyorsun Yazgı’yı?”

“Bilirim ben, ama bitiyorum şimdi. Bir daha zor konuşuruz. Çünkü hiç sigaran yok!”

Dumanın dediği gibi sigaram da bitmişti. Birden içimden okulun içinden yürümek geldi. Bu hiç fena bir fikir değildi, zaten otobüs param da yoktu. Bütün gün kapalı kalmıştım, yürüyüş bana iyi gelecekti. Ve ben yürümeye başlamıştım. Hemen önümdeki orta yoldan aşağıya doğru yürürken iki tarafımdaki boşluktan uğuldayan kış rüzgarı kulaklarımı kıpkırmızı ederek dondurmuştu. Köpek havlayışları aşağıdan, aşağıdan geliyordu. Korkmuyordum köpeklerden, sadece beni yabancı sanıp kovalamalarını kaldıramazdım şu saatte, çünkü çok yorgun ve açtım. Felsefe fakültesinin ışıkları hala yanmaktaydı. Biri kapıdan çıkarak yürümeye başlamıştı. ‘Sakın bu, o olmasın’ diye içimden geçirdim. Saat dokuza geliyordu. Bu saatte kim olabilir diye yürümeye devam ettim, ona çok yaklaşmıştım. Bir an durdum. Oydu bu, Yazgı! Peki, neden bu saate kadar okulda kalmıştı? Yavaş yavaş onu takip etmeye başladım, bir an sanki arkasını dönüp bakacak hissine kapıldım. Fakülte binalarının pencerelerinde tek bir ışık bile kalmamıştı. Durdu, demin ayağını sıkmış olabileceğini düşündüğüm ayakkabısının bağının çözülmüş olduğunu gördü, eğildi, tekrar bağlayıp yürümeye devam etti. Aramız biraz açılmıştı. Ağaç yapraklarının hışırtısı, rüzgarla daha da coşuyordu sanki biz yürürken. Biz yürüyorduk yaprakların hareketi de şiddetleniyordu. Köpekler de ortalıktan kaybolmuşlardı. Bir baykuş, bize bakıyor herhalde diye düşündüm. Tespit edemediğim bir ağacın tepesine tünemiş, kısa kısa aralıklarla bize doğru ötüyordu. Ve biz hala yürüyorduk. Daha da hızlanan adımlarımızla yürürken bedenlerimiz de uğuldayan soğuğun içinde rüzgarla konuşuyordu sanki.  Şu karanlık soğuk hava ne garipti, sanki onun da kimsesi yoktu. Bu arada zaman su gibi geçmişti, okuldan çıktığımızı bile fark etmemiştim. Ana yoldan sağa saptık, küçük bir sokağa doğru yürümeye başladık. Derken, oturduğu eve geldik. Aniden durup tekrar arkasına baktı. Ama neyse ki beni yine görmemişti. Kaldığı yer büyük ağaçlarla kaplı, kasvetli bir yerdi. Anladığım kadarıyla bu tek odalı, gösterişli olmadığını tahmin ettiğim, tek pencereli evde kalıyordu. Kapının önüne gelince tekrar arkasına baktı, az kalsın yakalanıyordum. Ne çok durup arkasına bakıyordu, tedirgin olmuştum. O kadar heyecanlanmıştım ki kalbim yerinden çıkacak gibiydi. İçeriye girdi. Sonra ben de ilerleyerek kapının önüne geldim. Etrafa istemsiz bir şekilde bakınarak zile bastım. Kimsecikler yoktu. Zifiri karanlıkta kapıyı açtı. Beni gördü ve şaşırdı, nasıl şaşırmasın! Gözlerimiz kenetlenmiş, birbirimizi süzmeye başlamıştık. ‘Anladı benim neden geldiğimi, anladı’ dedim içimden.

Ufak bir sessizlikten sonra, “Şey, ama sen, nasıl olur? Hoşgeldin! Kusura bakma hiç beklemiyordum da. İçeri geçsene lütfen” dedi.

“Kitabını masanın üzerinde unutmuşsun da, ben de alıp onu sana getirmek istedim.”

“Aa! Evet kitabım. İyi ama sen nasıl… Şey hımm peki. Ben de yanımda bir şey eksik diyordum. Otursana şuraya, dağınıklığın kusuruna bakma lütfen. Dediğim gibi, hiç beklemiyordum da. Neyse tekrar hoş geldin.”

Odası geniş değildi. Sadece gerekli eşyaların olduğu bu oda serçe yuvasını andırıyordu. İkinci el dükkanından alınmış olduğu belli olan bir karyola. Eski bir masa. Masanın yanında birbiriyle uyuşmayan iki sandalye, tek pencerenin önüne karşılıklı koyulmuşlardı. Yerde halıya benzer, orası burası yırtık bir yolluk. Odanın sıvaları ise dökülüyordu. Her taraf rutubetti. Pencerenin camına vuran soğuk öyle bir sis bindirmişti ki cam çatlayacak gibiydi. Mutfak bölümünde bir rafta iki tabak, bir ufak tencere, iki bardak, bir küçük çatal ve bir çay kaşığı bezgin şekilde duruyordu. Üzerlerine hüzün çökmüştü. Hemen sağ altında bir küçük tüp ve üzerinde paslı bir tava bekliyordu. Tezgahın ortasında yüzü gözü kir pas içinde bir ketıl fişe takılı, çalışmaya hazır şekilde bana bakıyordu. Buzdolabı olabildiğince küçüktü. Odanın duvarları nemden dolayı soyulmaktaydı. Odanın bu hali bir yerlerden tanıdık geliyordu. Zola da severdi böyle insanlar bulup evlerini böyle anlatmayı. Ama Zola’ya gerek yoktu şu an. Çünkü gördüklerim gerçekti. Gerçek! Yerde üst üste yığılmış kitaplar oldukları yere yapışmışlardı öylesine.

“Kahve içer misin?” dedi.

“Özür dilerim rahatsız ettiğim için. Ama seni bir daha göremem diye kitabını getirmek istedim. Şey, zahmet olmasın. Peki tamam içerim, fakat bizimkiler beklerler, fazla kalamam. (Bizimkiler de kimdi? Sanki yalnız değilmişim gibi.) Hem rahatsız ettim seni zaten, kusura bakma.”

“Yok canım ne rahatsızlığı, dedim ya sadece beklemiyordum. Yani ani oldu da ondan şaşırdım. Çok teşekkürler kitabımı getirdiğin için.”

Yazgı’yı daha yakından görüyordum şu an. Raphael Soyer’in resimlerindeki kapalı bir mekana oturmuş figürlerden farkı yoktu. Bir insan kendisini ararken bazen farklı yolların kesişmesini ister.  Bakışların içinde bir öteki olmadan kaybolur. Artık emeli, başka bakışların içinde gezinmektir. Görünümler ve görünmeyenler, insanın peşini bırakmaz. İşte bir kadın tek başına, şu soğuk odada, bir masada, ellerini kollarını birbirine kenetlemiş oturuyordu. Oturduğu sandalyeyi yok etmişti sanki. Sandalyeye hiç mi hiç ihtiyacı yoktu. Masanın yıpranmış, koyu yanık kahverengi boyasına zıt şekilde karşımdaydı. Yüzünde bekleyen ve beklediğini arayan bir ifade Shakespeare’i ortasından çatlatırdı. Gelsin de görsün bir zahmet Shakespeare efendi, “beklemek cehennemdir” demek kolaydı!  Sanki az önce boğucu kalabalıktan sıyrılmış, çevresindeki insanlardan iğrenerek kendini buraya atmıştı. Başkasının bakışına ihtiyacı yoktu. Kendi bakışı vardı. Yalnızlığın bakışıydı bu bakış. Yalnız ve öylesine karşımda oturuyordu. Aniden yerinden kalktı, kahve suyunu ısıtmak için ketılı çalıştırdı. Ayakta dururken fark ettim, okulda gördüğümden daha da zayıftı. Sanki erken yaşlanmıştı bu küçük odada, kimsenin haberi olmadan. Sandalyesine oturduğunda, bu tek pencereden dışarıdaki karanlık havaya her defasında kendini kaptırmıştı. Uğuldayan rüzgarın boğuk sesi pencerenin camına vururken ince parmaklarını fark ettim. Parmakları nikotinden sararmıştı galiba. Elleri bir sanatçının elleriydi ve ‘Nuh Tufanı’ adlı resmi yeni bitirmiş de yorulmuş gibilerdi. “Aa pardon kahveyi unuttum” diyerek tekrar yerinden kalktı. Kahveleri getirdi. Odadaki sıcak tek şey, üzerinde duman tüten iki fincan kahveydi. Cebimde kalmış bir sigara fark ettim ve o son sigaramı çıkardım. Az sonra o da bir sigara çıkardı. İkimiz de sigaralarımızı yakmıştık. Benimki yine konuşmaya başlamıştı:

“Hayret, nasıl geldin bu eve? Senden hiç beklemediğim bir hareket, çok duygulandım.”

“Git başımdan şimdi olmaz.”

“Aman be, salak! Şu haline baksana, önce yağmur suyu sıçana çevirdi, sonra soğuk hava kulaklarını kıpkırmızı etti, meczuba döndün. Unut, olmaz bu iş. Yol yakınken çık şu evden. Git resim yap. Anca resim yaparsın zaten.”

“Sana git diyorum, git!”

“Efendim?” dedi Yazgı.

“Yok bir şey, öyle içimden konuşuyordum da.”

Fincanı önüme itti. Getirdiğim kitap ise masanın üzerindeydi. Kahvemden bir yudum aldım. “İğrenmiyorsun ya, çekinme söyle” dedi.

“O da nerden çıktı. Neden iğreneyim ki, hem ne var ortada iğrenecek.”

“İğreniyorsan söyleyebilirsin, alınmam. Arkadaşlarımın çoğu öyle söylüyor da.”

O konuşurken ben kendimi çoktan onun gösterişsiz büyüsüne bırakmış, kahvemden bir yudum daha almıştım.

“Soruma doğru cevap vermedin.”

“Hayır, iğrenmiyorum. İnan doğru söylüyorum.”

“Peki bakalım, öyle olsun.”

“Dostoyevski’yi ne zamandır okuyorsun?”

“Çoktandır. İnsancıklar’ı üç kez bitirdim sizin kantinde. Her seferinde sizin kantinde bitiriyorum.”

Konuşurken sakin sular gibi akarak zamanı reddediyordu. Dik duruşuyla kimseye ihtiyacı olmadığını anlıyordum. Çok güçlü bir kadın olduğu bakışlarından ve konuşmalarındaki tonlamalardan belliydi. Dili çok iyi kullanıyordu, bir an kendimi ondan ders alan öğrenci gibi hissettim. Bir yandan dinliyor bir yandan tir titriyordum, sanki sıtmaya tutulmuştum. Masada kahverengi kaplı bir defter, üzerinde de kağıtlar vardı. Hepsi soğuktan büzüşmüştü. Duramadım, sordum:

“Bu defter, çok tuhaf duruyor üzerindeki kağıtlarla?”

“Ha o mu, o şey, yani nasıl desem, öykü yazmaya çalışıyorum da öyle bazen karalıyorum bir şeyler.”

“Çok güzel. Ne hakkında yazıyorsun? Yani, konusu ne?”

“Konusu bende kalsın, bitirince okursun belki.”

Fazla üzerine gitmek istemedim. Sonuçta bir öykü yazmaya çalışıyordu. Bu takdir edilecek bir şeydi. Hem kim bilir, belki yazdıklarında kısa mutluluklar bile vardı. Yazmak, Yazgı için cümlenin sonuna konulan noktaydı belki de. Belki de yarıda kalan İnsancıklar’a geri dönüştü.

İnsancıklar, Dostoyevski’nin ilk romanı” dedim.

“Evet, biliyorum ilk romanı olduğunu.”

“Aynı zamanda mektuplu roman türünün ilk örneklerinden.”

“Mektuplu roman mı?”

“Evet, mektuplu roman.”

“O nedir?”

“Romantik dönemde aşıklar birbirlerine güzel anılarını, anlarını mektuplar aracılığıyla iletirmiş. Senin anlayacağın, bir nevi kısa öykü yazarlardı birbirlerine. Uzatmayayım, Dostoyevski mektup kavramını çok iyi irdeliyor. Alt sınıftan insanların yaşamlarını ancak böyle anlatabileceğini biliyor, İnsancıklar’da da bunu yapıyor. Biraz dikkat edersen bu durumu anlarsın.”

Kalkma vakti gelmişti artık. Daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Kapıdayken birbirimize öyle baktık ki, dönüşü olmayan kayboluşlara eş değer bir vedalaşma yaşadık. Sonra oradan ayrıldığımı hatırlıyorum. (Burada kahramanımızın başına neler geldi, bilmiyoruz.) Odama geldiğimde pencerem her zamanki gibi açıktı. Dışarıdan içeriye soğuk hava giriyordu, az sonra gene yağmur başladı. Yatağa oturduğumda çok yorulduğumu fark ettim. Bazen yatarken pencereyi açık bırakıyordum, rüzgarlı havalarda. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum, fakat yapıyordum işte. Fakatı makatı yoktu bunun. Bir sigaranın pencerenin kenarında durduğunu fark ettim. Demek daha önceden bırakmışım. Kalkıp pencerenin kenarına oturdum, sigarayı yaktım, derin bir nefes çektim.  Tam rahatladım derken gene geldi, başımın belası duman efendi. Söze girdi gene:

“Ne salakça, ne boş sözlerdi onlar, ‘mektuplu roman’ filan.”

“Sen ne anlarsın mektuplu romandan. Anca bana söylen dur.”

“Ne garip adamsın sen. Erkek arkadaşı geçtim, kadın arkadaşın da yok. Normal biçimde konuştuğun kim var söyler misin?”

“Yazgı var işte, yeni tanıştım. Çok güzel, çok düşünceli, çok akıllı bir kadın”.

“Olmaz, Yazgı’yı unut. Yazgı sana göre değil. Boş hayallere kapılma. Ne demişler, aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış.”

“Ne demek istiyorsun sen? Bana aç mı diyorsun? Aç mıyım ben?”

“Aç değil misin? Açsın işte kabul et. En son ne zaman yemek yediğin bile meçhul.”

“Sen ne anlarsın açlıktan” diyerek sigarayı bitirdim.

Artık uyuyabilirdim, en azından kafam şişmeyecekti uyurken. Aklım bir yandan Yazgı’daydı. Ne saf bir yüzü vardı, gösterişsiz, göze suyu gibi. Kavak ağaçlarının gölgelerine benziyordu saçlarının sallanışı. Onlar da devamlı hareket eder, insanlara yaklaşır, sonra yerlerine geri dönerler. Kavak ağaçlarının gölgelerinin karanlığında serçeler saklanır. Yazgı’nın içinde kimler vardı, bilinmez.  Gözlerim kapanmış, kuyuya düşer gibi uyumuştum. Uyandığımda ise saatin daha erken olduğunu fark ettim. Dışarıda rüzgar öyle sert esiyordu ki beni havaya uçurabilirdi dışarı çıkmış olsaydım. (…) Okula geldiğimde, yine köşede bir yer bulmuş tek başına oturuyordu Subutay. Orta boylu, zayıf, hippi gibi giyinen, saçları kulağına gelen, boynuna barışı simgeleyen bir kolye takan, kendi halinde biriydi. Bir dönem nasıl olduysa intihar girişiminde bulunmuş, son anda ucuz kurtulmuştu. İntiharın gerçek sebebini herkes biliyor, bir ben bilmiyordum. Tahminim, Subutay sevgilisiyle tartışmış, ağır depresyon geçirmişti. Zaten bunu da, aramızda kalsın, Subutay’ın önceden gelen bir hastalığı tetiklemiş olabilirdi. Yanına yaklaştım.

“Ne haber Subutay?”

“İyidir dostum, senden? N’olsun oturuyorum.”

“İyi ben de, ne olsun. Seni gördüm de yanına geleyim dedim.”

“İyi ettin dostum.”

“Hava ne kadar soğuk değil mi? Hiç bu kadar soğuk olmamıştı sanki.”

“Bence her zaman soğuktu. Biz onun içinde sıcak varlıklar olarak üşüyoruz.”

“Ne? Biz mi sıcak varlıklarız? Ben hiç kendimi sıcak bir varlık olarak görmüyorum Subutay. Aksine o kadar soğuğum ki insanlar benden kaçıyor. Benim onlara soğuk getireceğimi düşünüyorlar belki de. Ya da rahatlıklarını benimle karşılaştırınca kendilerini daha sıcak buluyorlar. Bilmiyorum. Kim sıcak, kim soğuk belli değil!”

“Aksine dostum. Demin kütüphanede bir kitap geçti elime, ilgimi çekti. Antik Yunan’daki inanışa göre bebekler cenin halinde sıcak olarak beklerse doğuma kadar erkek oluyorlar. Soğuk olarak beklerlerse kız oluyorlar. Yarı sıcak olarak beklerlerse yumuşak bedene sahip oluyorlar. Yani bedenin gelişimi için sıcaklık çok önemli bir etkenmiş.”

“İlginçmiş, ben de bakayım şu kitaba. Neyse yemek yedin mi sen?”

“Yedim dostum sağ ol. Yemekhanenin yemekleri bana dokunuyor. Hangi yağı kullanıyorlarsa artık, insanın içine taş oturuyor sanki.”

“Haklısın ama aç kalmaktan iyidir.”

“O da doğru.”

“Haydi görüşürüz, Subutay.”

“Baksana.”

“Efendim?”

“Sigaran var mı?”

“Yok inan ki, olsa verirdim.”

“Tamam dostum, önemli değil.”

“Kendine iyi bak, Subutay!”

Yemekhaneye doğru yürüdüm, uğuldayan rüzgar peşimi bırakmıyordu. Etrafımı sanki yığınla insan sarmıştı. Başkasına harcanan zamanın hükmüne ihtiyacım yoktu. Sırtıma attığım yalnızlığım, yerden savrulan tozların hıncından saklanıyordu. Çimenlerin üzerinde bir kaplumbağa, rüzgardan ters dönmüş, çırpınıp duruyordu düzelmek için. Durdum, sonra tekrar yürüdüm. Fakat içim el vermedi, tekrar durdum. Geri döndüm. Eğer ben bu kaplumbağayı görmezden gelir yoluma devam edersem diğer acımasız insanlardan ne farkım kalır? Kaplumbağayı eski haline getirdim. O bir yerlere gitti; ama ben nereye gidecektim? Az param kaldığını hatırlayınca bir yerlerden para bulmak gerektiğini düşündüm. Kimden isteyebilirdim ki! Arkadaşlarımdan isteyemezdim. Çünkü fakültede Subutay dışında samimi olduğum hiçbir arkadaşım yoktu, o da benden farksızdı. Cem Hoca’dan isteyecektim. Geri dönüp fakülteye doğru yürüdüm. Hocaların olduğu bölüm ikinci kattaydı. Kapıyı aralayarak merdivenleri ağır ağır çıktım. Bir ara başım döner gibi oldu, ayağım sendeledi. Düşecekken duvara yaslandım. Bir iki dakika geçtikten sonra doğruldum, yukarı çıktım. Boş koridorda yürümeye başladım. Boşlukta yürümek bana her zaman çok ağır gelirdi. Koridor, ben yürüdükçe ileri doğru genişlemeye başlamıştı. Hocanın odasına geldiğimi fark ettim. Kapıyı iki kez tıklattım ve bekledim. “Girin” diye bir ses geldi içeriden. Kapıyı açtığımda sigara içiyordu. Kafasını öyle yavaş kaldırdı ki gözündeki gözlük yavaş bir hareketle burnunun ucuna kaydı. Sakin bir hareketle gözlüğü çıkarıp masanın üzerine koydu. Geriye doğru yaslanarak bir müddet bana baktı, baktı, baktı…

“Buyur geç otur bakalım. Hoşgeldin. Sigara?”

“Teşekkür ederim hocam, alabilirim bir tane.”

“Zaten bir tane kaldı. Hayırdır ne oldu. Bir sorun mu var?”

Sigarayı yaktım. O gene başımdan yukarı doğru kayboluyordu. Araya girdi: “Sana diyor, duymuyor musun?” “Hiç senle uğraşamam şimdi, bir dur.” “Hahaha baksana şu gözlere, şu adamda sana para verecek göz var mı zannediyorsun. Adam sarhoşun teki be!”

“Sen karışma lütfen her şeye.”

“Efendim, bir şey mi dedin? Duymadım.”

“Yok bir şey hocam. Sadece daldım bir an. Var gibi hocam” deyince, kafasının masada duran kağıtlardan kaldırdı. Kaygısızca etrafa bakmaya başladı. Bir ara tavana baktığını gördüm. Belli ki tavandan ve benden rahatsız olmuştu.

“Ne dedin anlamadım, bir var bir yok dedin. Var olan ne, yok olan ne?”

“Yok olan parası hocam. Onun içinde size geldi, ezik.”  “Seni duymuyor zaten, istediğin kadar konuş.”

“İyi misin oğlum sen, tir tir titriyorsun.”

“İyiyim hocam, kusura bakmayın.”

“Evet, sorun nedir?”

“Şey hocam, bana biraz para verebilir misiniz acaba diye soracaktım. Bizimkiler göndermediler de bu hafta. Gönderdikleri zaman size geri vereyim.” Elleri bir şey arar gibi, yengeç gibi garip hareketlerle masanın üzerinde gezinmeye başlamıştı.

“Ne kadar lazım?”

“Elli yeter hocam.”

“Elli, elli, elli…  Hiç öyle atla deve de değilmiş ya, peki acil mi?”

“Biraz acil hocam. Akşama birkaç işim varda.”

“O zaman aşağıda banka var biliyorsun. Orada yarım saat sonra buluşalım, olur mu?”

“Tamam hocam.”

“Aha hadi yaşadın. Verecek sana para. Gerçi ben tahmin etmiyordum ama neyse ki verdi herif, akıllı ol çarçur etme. Ben olsam sana zırnık koklatmazdım.”

“Sen bir sus yahu.”

“Gene bir şey dedin herhalde.”

“Yok, görüşürüz diyorum.”

“Tamam, yarım saat sonra buluşalım. Çıkabilirsin. Baksana oğlum, iyi değilsin sen. Boncuk boncuk terleyip titriyorsun.”

“Yok hocam, iyiyim ben. Az üşütmüşüm de.”

“Tamam, ben birazdan gelirim.”

“Peki hocam.”

Odadan çıktığımda yüzümde aptal bir gülümseme oluştu. İstemsizce ağzım açılarak, koridorda koşmaya başladım. Hemen gidip güzel bir yemek yemeliydim bu parayla. Bira da almalıydım, makarna ve sigara da almalıydım. Hiçbir yere uğramadan aşağıya indim. Yağmur gene başlamıştı. Tekrar aşağıya doğru yürümeye başladığımda şunları düşündüm: Karşındaki hocan da olsa maskeler görülebilirdi, karşındaki kişinin seni sevmediği de. Buna rağmen beni geri çevirmemesi şaşırttı. Geldiğimde kantin bomboştu. Bankamatik, kantin tezgahıyla birleşikti. Bir çay almak için tezgaha yaklaştım. Semaverde fokur fokur kaynayan suyun sesi içimi ısıtmıştı. Demlikten çıkan buhar, çaycının yüzünü kapatıyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Buharlar aman vermiyordu. Geri çekilip bir çay istediğimi söyleyince karşılaştığım tepki şöyleydi:

“Gene mi çay be kardeşim, biriniz de kahve isteyin de yolumuzu bulalım. Demli mi, açık mı?”

“Efendim?”

“Çay diyorum, demli mi olsun, açık mı?”.

“Demli lütfen” diyerek, cebimin dibinde kalmış elli kuruşu verdim. Çayı alıp boş masalara doğru ilerledim. Sağ köşede, dipte duran yuvarlak masaya oturdum. Oturduğumda, demin çay aldığım çaycıyı kapatan dumanların havada dolandığını gördüm. Anlaşılan dumanlarla başım bir hayli dertteydi. Semaverin sesi oturduğum yere kadar geliyordu. O anda ayağımda bir yumuşaklık hissettim. Yere baktım ki küçük bir kedi pusmuş, üşümüş, korkmuş halde yanımdaydı. Besbelli, soğuktan içeri girmiş, mırıldıyordu. Hemen kucağıma aldım, sarmaladım onu, yavaş yavaş içi geçti. Arkasından uyku geldi. Çayımdan bir yudum aldığımda hocanın içeri girdiğini gördüm. Yanıma doğru gelirken çaycıya, “bana da bir çay” dedi. Çaycı, “babanın uşağı mı var lan” der gibisinden bir bakış fırlattı adama. Yine de bozuntuya vermeden çayı doldurdu, getirdi. Hoca, “bankamatikte göremedim seni” diyerek elini cebine attı. Cebinden otuz lira çıkardı, eliyle itti. Çayı içmeye başlamıştı parayı iterken.

“Kusura bakma benim de paramı kesmişler. Ancak otuz lira çekebildim. Kan emiciler. Ne var faturayı geç yatırdıysak. Değil mi?”

“Zararı yok hocam, buna da şükür.”

“Kusura bakma gerçekten.”

“Mühim değil hocam.”

“Tekrar kusura bakma” diyerek masadan kalkıp gitti. Oturduğum yerde bir müddet kaldıktan sonra içimde gene yürüme, uzaklara gitme isteği uyandı. Cebimdeki para hiç yoktan iyiydi, karnımı doyururdu. Makarna alabilirdim. Hatta kediye mama bile alabilirdim. Ama ya sonra? Sonrası bilinmez.

Yavaşça kalktım. Kediyi oturduğum yere bırakmak zorunda kaldım. En azından oturduğum yeri ısıtmıştım, bu sıcaklık onu biraz idare ederdi. Oradan ayrıldım. O günden sonra Yazgı’yı da o küçük kediyi de hiç görmedim. Kaybolmuşlardı. Sanki Yazgı, yüzlerce insanın bir yerden bir yere giderken yüzlerinden düşürdüğü günahların bedelini ödeyen biriydi. Yüzlerce yüz görmüştüm şimdiye kadar. Çeşit çeşit yüzler. Aşağılık yüzler, katil yüzler, sinsi yüzler, fesat yüzler, güzel yüzler, komik yüzler. En çok da ayaktaki insanların yüzleri ilgimi çekiyordu. Çünkü alakasızlardı. Tren koridorları, otobüs koridorları sanki yüzler geçidiydi. Böylece uzaklaşmıştım Yazgı’dan, sizden, kediden, herkesten… Soluğumun kesildiğini hissettim birden. Beklenmedik bir toparlanmayla uyandığımda yatağın kenarına sıyrılmış olduğumu fark ettim. Yüzüm yere dönüktü. Çevreme bakınırken soluklarım hızlandı. Yazgı da kimdi? O kedi neyin nesiydi? Soluk alışlarım daha da hızlanmıştı. İçimde duyduğum korkunun sesini bastıramadım. Evet, bunu kabul ediyorum. Korkuyordum seslerden. Korkunun sonu olmasa da kendimin sonu vardı işte. Yazgı’nın sonu yoktu. Yazgı’yı bulmalıydım. Ya bulamazsam? Bulmalıyım, bulmamız gerek, bulamıyoruz. Bulmam gerek.

*Metin Görseli: İlya Glazunov, Petrogradskaya Caddesi’nde Kar Fırtınası, 1956.