Anna Axfors’la İsveç Şiiri Üstüne

Tunca Çaylant, geçtiğimiz aylarda Çevrimdışı İstanbul Uluslararası Şiir Festivali için İstanbul’a gelen İsveçli şair Anna Axfors ile şiire ve yazıya bakışı, İsveç edebiyatı ve Türkçe şiire dair fikirleri hakkında söyleşti.

Anna Axfors, edebi açıdan pek çok platformda aktif olan, Svenska Dagbladet gazetesi tarafından da 40 yaş altındaki en önemli yirmi şair arasında gösterilen, İsveçli genç bir edebiyatçı. Veckan innan (The Week Before) adlı şiir kitabı 2015 yılında, AFV tarafından yayınlanan Axfors’un şiirlerinde dolambaçsız, sade ve spontane bir dille işlenmiş günlük hayat, seks, ücretli işçilik, yazma, Twitter ve insanın sıkıntısı gibi tema ve kavramlar göze çarpıyor. Geçtiğimiz aylarda Çevrimdışı İstanbul Uluslararası Şiir Festivali ve şiir çeviri atölyesi için İstanbul’da bulunan Anna Axfors ile şiire ve yazıya bakışı, İsveç edebiyatı, Türkçe şiire dair fikirleri hakkında Tunca Çaylant söyleşti.

Şiirlerindeki ana motivasyon unsurları nelerdir? İsveçli/yerel konulardan ne kadar, daha evrensel konulardan ne kadar beslenirsin?
Şiirlerime dâhil ettiğim tüm konuların belli bir ölçüde evrensel olduğunu ve sadece İsveç’le değil, dünyanın tümüyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bazı şiirlere, son derece İsveç toplumuna özgü sayılabilecek feminizm ve refah içindeki devletin parçalanması gibi kavramlar hafifçe yayılmış olsa bile.

“I hate nature” (Doğadan Nefret Ederim) şiirinin adı bile kendisini yeterince anlatıyor tabii ama bu gerçek ötesi çağda, teknoloji ve iletişim araçlarının gelişimi böylesine hızlanmış ve insan ilişkilerini de etkileyip yönlendiriyorken, doğa, insanlar ve şehir hayatıyla olan ilişkini nasıl tanımlarsın? Şiirlerine ne ölçüde nüfuz ediyorlardır?
Bilmiyorum. Doğadan Nefret Ederim’i doğanın insanların onu güzellediği kadar güzel/cennet gibi olmadığını düşünerek yazdım. Ya da şöyle demeliyim: Doğaya öylesine yabancılaşmış durumdayım ki (orta ölçekli bir şehirde, doğayı oturduğum yerden bir duvarın ötesinde nadiren görerek yaşıyorum) ne zaman tekrar doğayla bağlantı kursam, bunun kutsanmış bir an olması bekleniyor. Bu beklentiyi sorgulamak ve doğanın o kadar da kutsal bir durumu olmadığını söylemek istedim. Ama aynı zamanda, bazen doğanın oldukça büyülü, en azından tuhaf olduğunu hissettiğimi söylemem lazım. Şiirin özünde bu tuhaflık var da denebilir; bir insanın özünden uzaklaşmasının tuhaflığı. Tarihin başından bu yana varlığını sürdüren insandan daha farklı, yeni model, teknik bir insan olmak… Neredeyse sanal bir insan.

Büyük resme bakacak olursak, şiiri nasıl algılıyorsun? Şiirin toplumu etkilemek gibi bir amacı olmalı mıdır sence? Yoksa kendini daha çok dünyayı şiir üzerinden anlamlandırmaya çalışan, çağının bir tanığı gibi mi görüyorsun?
Daha çok kendi çağımın bir tanığı gibiyim. Bunu yapabilecek gücü olmasına rağmen, toplumu dönüştürmek, şiir için çok büyük bir beklenti. Eğer amacı bu olacaksa birisi stratejik bir şiir yazmalı ama şiirin de nihayetinde bununla ilgisi yok. Fakat şiir insanları değiştirebilir, en azından onları etkileyebilir. Daha da önemlisi rahatlatabilir ki bu da hiç fena değil.

Türkiye’de şiir, roman ya da öykü kitapları kadar çok basılmaz, takip edilmez veya okunmaz. Şiirin popülaritesi geçmişte çok daha fazlaydı ve bu konuda sürekli devam eden tartışmalar vardır. Bu bağlamda şiirin İsveç’teki durumunu sorsam?
İsveç’te de durum aynı ve şiirin ölümü konusunda burada da sürekli devam eden bir tartışma var. Geçmişte daha çok insanın şiir okuru olduğu düşüncesi hâkim ve belki de bu doğru, evet. Bugünlerde ortalama insanın, şiirde aradığı hazzı şarkı sözlerinden karşıladığı söylenebilir. Düğün ve cenazeler gibi törensel anlarda insanlar şiire dönüyor ve belki de bu yeterli olabilir. Herkesin şiiri uğraş olarak edinmesini bekleyemeyiz. İnsanları polisiye romanlar yerine şiir okumaya zorlayamayız, değil mi?

Şiir dışında da edebi çalışmaların var mıdır? Bunlardan da bahsedebilir misin kısaca?
Aşk Mektubu (The Love Letter) adında bir kısa romanım yayımlandı. Bu metnin şiirsel dilinden ötürü aslında bunu da şiire yakın görüyorum. Fakat daha kapsamlı, okuyanın aklında yer edecek bir roman yazma niyetim de var. Ayrıca gazetelere kültür-sanat makaleleri yazmaktayım.

Sana ve yazınına etkileri olmuş şairler/yazarlar kimlerdir? Bugünlerde bir okur olarak sen kimleri takip etmektesin?
İsveç Akademisi’nin bir üyesi olan şair Kristina Lugn ve yakın zamanda kaybettiğimiz şair Bodil Malmsten. İki isim de İsveç’te yazıyla uğraşan kadınlar olarak kabul görmenin çok zor olduğu bir zamanda ortaya koydular şiirlerini. Kadınların çabaları erkeklere kıyasla hep daha sert yargılanmıştır çünkü. Kristina Lugn kırılgan bir psişik olarak görülmüştür her zaman ama bence şiirlerinin gücü bilakis ruhsal kırılganlığı yetkin bir biçimde tasvir edebilmesinden geliyor. Ayrıca genç şairler; Danimarkalı Asta Olivia Nordenhof ve Amerikalı Mira Gonzalez ile Fransız yazar Nina Bouraoui’den de etkilendiğimi söylemeliyim.

Son olarak; Çevrimdışı Dergi’nin düzenlediği, İstanbul’daki çeviri atölyesi ve uluslararası şiir festivali nasıl geçti senin için? İsveç veya diğer ülkelerdeki festivallere kıyasla İstanbul’daki deneyimin nasıldı? Türkçe şiir ve İsveç şiiri arasında ne gibi bağlar kurabildin?

Türkçe şiirleri ortak dil İngilizce sayesinde İsveççe’ye çevirmek ve kendi şiirlerimin aynı şekilde Türkçe’ye çevrildiğini görmek, hem eğlenceli hem de ilgi çekiciydi. İsveççe’deki “bu, çok İsveççe’ye özgü bir kelime” diyebileceğiniz, garip kelimelerin bile başka bir dilde bir karşılığı olduğunu görmek büyüleyici geliyor bana. Diller, ilk başta sanılandan çok daha birbirine benziyor ve bir o kadar birbirlerinden farklılar. Tüm performansların sergilendiği festival akşamı da bu zamana kadar katıldığım şiir okumalarına kıyasla son derece şaşırtıcı, samimi, enerjik ve eğlenceliydi.