Ankara’nın Bağrında Açan Karanfiller: Kötülük Çiçekleri

Kişi, içinde kendini özdeşleştirdiği bir kolektife teslim olup her toplumsal sorunu bir “millî mesele” olarak kodlamaya yönelik reflekslerle hareket ettiğinde en acımasız “psikopat”tan çok daha radikal bir katil haline gelebilir. Sıradan bir devlet memuru ya da “masum” bir vatanperver olduğunu sandığı anda bile.

“Fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: Sıradan bir devlet memuruydu. Dünyanın en sıra dışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti. (…) Herkesi şaşırtan da buydu: Şeytani bir zekâyla falan değil, inanılmaz bir bayağılıkla konuşuyordu Eichmann; idam edilmeden önceki son sözleri bile, yasaya uymanın verdiği kıvancı yansıtan klişelerle doluydu.”

Böyle diyor Hannah Arendt; “Nihaî Çözüm”ün en sâdık hizmetkârlarından biri ve milyonlarca Yahudi’nin toplama kamplarında katledilmesinin baş sorumlularından olan Adolf Eichmann’ın mahkemesini günbegün izleyip sonucu kitaplaştırdığı Kötülüğün Sıradanlığı’nda.

Sanırım, Eichmann örneğinden hareketle şu yargıya varabiliriz: Kötülük, aslında sadece gotik şartların, yabancılaşmış ya da izole edilmiş “psikopatların” değil; ezberlenmiş diskurlara, soyut-agresif kavramlara derin bir kutsiyet atfeden “sıradanların” da harcıdır; hatta belki onların daha fazla harcıdır. Kişi, içinde kendini özdeşleştirdiği bir kolektife teslim olup her toplumsal sorunu bir “millî mesele” olarak kodlamaya yönelik reflekslerle hareket ettiğinde en acımasız “psikopat”tan çok daha radikal bir katil haline gelebilir. Sıradan bir devlet memuru ya da “masum” bir vatanperver olduğunu sandığı anda bile!

Ankara’da patlayan bombanın ardından sosyal medyada şöyle bir gezinildiğinde görülen içler açısı manzara, “kötülüğün sıradanlaşması” hakkında bize neler anlatıyor? Bunun için önce “ahvâl şerâit”e göz ucuyla bir bakalım: Bombanın patlamasının ardından, “büyük oyun”u gören bazı “derin analizci”ler, yaşamını yitiren kişileri çabucak “yasa dışı sol örgüt üyeliği”, “terör örgütü sempatizanlığı”yla etiketleyip “Barış eyleminde ‘Bu meydan kanlı meydan’ sloganının işi ne?” sorusunu da bu etikete raptederek sosyal medya üzerinden muazzam bir hınçla saldırıya geçiyor. Bu söylem, mezkûr sosyal medya hesabının takipçileri tarafından derhal hamâsî bir dille taçlandırılıp doksan yedi kişinin ölümü “Ankara’da Toplu Temizlik” gibi kahredici bir başlıkla sanal âlemde yayılmaya başlıyor. Daha fiyakalı hamâset yapmanın, daha ağır konuşmanın cazibesi fanatizmi öyle bir boyuta getiriyor ki tek suçu oradan geçmek olan dokuz yaşındaki bir çocuk bile “Geleceğin teröristiydi.” cümlesiyle yâd ediliyor!

Peki, böylesine gözü dönmüş bir kinle, İspanyol faşizminin mottosu “Viva la muerte!” çığlıklarını aratmayacak vaveylalar koparan bu kişiler, sadist birer psikopat, gözü dönmüş birer cani mi? Maalesef hayır. Maalesef hayır ve sorun da tam olarak burada.

Millî eğitim sistemi ve “ulusal” haber aygıtları tarafından milliyetçilik, şovenizm, kapitalizm, ulus-devlet gibi mefhumların çeşitli dozlarıyla beslenen birey, siyasî angajmanını savunurken içine düştüğü tepkisel indirgemeciliği farkına dahi varmadan birçok devlet söylemini içselleştirir. Söz konusu birey, çeşitli biçimlerde davranırken, çeşitli pratik davranışları benimserken ya da özne olarak tümüyle bağımsız iradesiyle karar verdiğini düşünürken dahi “bağımlı bulunduğu” ideolojik aygıtın düzenlediği tepkileri ortaya koyduğundan habersizdir. Foucault’nun korkunç bir öngörüyle dikkat çektiği gibi: Modern devlette iktidar, daha çok bedenler ve zihinler üzerinde endoktrine edici bilgi üretir. Devlet ve “resmî söylem”, kendini bireyle ilişkilendirerek var eder. Böylece birey, “dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını”nın, ulusal simgelerle donanmış bir neferi olmayı övünçle kabul eder. Ya da “cihat için şehit olmaya hazır” bir mücahitliği.

Milliyetçi-ulusal-dinî söylem bir kez inşa edildikten ve her yere “tunç bilekli yiğitler” serdedilip “dosta güven, düşmana korku” salındıktan sonra tüm ırksal azınlıklar, kâfirler, ideolojik sapkınlar, tartışmalı kitap ve filmler, azınlıkların müzik ve giyim tarzları, “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü” ya da “dinin yüce ideolojisi” adına yok edilmeli; kadının iktisadî ve siyasal özgürlüğü, aile adı altında ezilmeli; ülke toprakları içindeki farklı diller “vara vara biji here” denilerek aşağılanmalı, toplumsal eylemler “millî” ya da “dinî” olmadığı sürece bombalanmalı, ölenlerin etnik kökenleri mutlaka ifşa edilmeli ve böylece “huzur ve barış ortamı” sağlanmalıdır. İşte tam burada, her zaman geçerli bir koz olan risk söylemine (“Vatan elden gidiyor!” “Din elden gidiyor!”, “Laiklik elden gidiyor!”) başvurularak kötülük meşrulaştırılır.

Bireyin -çoğu zaman farkında olmadan- uyguladığı bu “toplumsal” kötülük, içinde yeşereceği legal zemini böylece bulduktan sonra kötülüğün “homojen toplum” fantezileriyle beslendiği, toplumsal erkin bilinçli bir dinamiği olduğu unutulur. Ezene dair olumlu imgeyi koruyabilmek için çoğu zaman siyasî erk tarafından da desteklenen, okul kitaplarına “İçimizde bu nevi (millî ülküye bağlı olmayan) vatandaşların rahat yaşamalarına asla imkân verilmemelidir.” gibi dehşet verici cümlelerle sızan kötülük, ahlak yoksunluğunu öngörmediği gibi, tam tersine “yüksek ahlak”ı şart koşar. Linç rejiminin içinde kendine ayrıcalıklı bir yer edinmek isteyen birey, “dinî ahlak”, “vatan sevgisi”, “toprak bütünlüğü” gibi moral değerleri kendine siper edindiği için ölümü kutsamanın verdiği / vereceği ahlakî-vicdanî yıkımdan berî kalır. Bu mantıklaştırma, “Hepsi gebersin!” cümlesinin şeytanî bir kötülük olarak ortaya çıkmasını engeller. Soyut ve kutsal kavramlar, cinayeti ahlakî bir düzene dâhil eder. “Ölmeleri gerekiyordu, çünkü…” ile başlayan söylemler “Ayrımcılık yapmak istemiyorum ama…”ya eklemlendiğinde ortaya çıkan korkunç bileşim, az evvel sevgi dolu bir sofrada ailece yemek yiyen babaya birkaç dakika içinde “Hepinizin kafasına sıkacağız ulan!” nidâsını attırır.

Sadizm, bir yıkımı seyretmekten zevk almaktır ve yıkımların en acısı da insanoğlunun ölümüdür. Sadizm, kötülüğün ta kendisidir. Ankara’daki bombalı eylemden sadistçe bir zevk alanların patetik durumları için tek çözüm klinik psikiyatri olabilir. Bu yazı onlar için yazılmadı. Bu yazının amacı, “Tabutlarında bir Türk bayrağı bile yoktu!” diye ölümlere üzülmekten vazgeçen ve böylece milyonlarca Yahudi’yi “vatan ve bayrak sevgisi” uğruna gözünü kırpmadan katletmiş Adolf Eichmann’la bağlamsal akrabalık kurduğunun farkında olmayanların, “kötülüğü sıradanlaştıran”ların içinde bulunduğu duruma kuşbakışı bakmak. Hiçbir “kutsal”ın dokuz yaşındaki bir çocuğun ölümüne sevinilecek kadar kutsal olamayacağının altını çizmek.
Kötülük her şeye kâdir değildir. Ona karşı konulabilir. Bu yazı, bir öneri getirmekten çok bir tespiti dillendirdiği için kötülüğün çaresi hakkında herhangi bir çözüm sunmuyor. Hoş, bu satırların yazarı da kötülüğün nasıl çözüleceğini bilmiyor ki bir önerisi olsun. Fakat Sait Faik’le bitirmek istiyor yazısını. En azından bunca kötülüğün içinde belki de edebiyatın bir umut ışığı olabileceğine olan inancını her daim saklı tutarak:

“Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız. O zaman seninle daha uzun dostluklar ederiz patlak göz. O zaman hiç merak etme. Dostum Panço da bana hak verecektir. Kilise ahlakından söz açmayacak. Dostluğun olağanüstü güzelliğini çocuklarına anlatacaktır.”