André Gide üzerine: “Erken anlatı”

Aslında biz, iki ayna arasına konulmuş nesneyizdir ‘Kalpazanlar’da. İşte size edebiyatta temsil krizi!

Dil, Ferdinand de Saussure’ün tanımına göre bir ‘dizge’ydi. Onun için, bu dizge doğrudan doğruya kavranabilen, elle tutulur nesne değil, bir biçimdi. Roman Jakobson’a göre ise dil, seçkinci eksen ve birleştirici eksen olmak üzere iki eksene ayrılmıştı. Saussure’ün dizge’sinden ve daha sonra Jakobson’un ortaya koyduğu dilin seçkinci ve birleştirici ekseninden ortaya çok katmanlılığın çıkması kaçınılmazdı; düşünsel boyutu derin olan, göstergelerin içinde ‘sözcükler, simgeler, işaretlerin’ sürekli yer değiştiği, gösterenlerin ise kavramları karşılamada sesler bütününü canlandırdığı uğrak ise romanın kendisiydi. Düşünce silsilelerinin adeta birbirleriyle mücadele ettiği form olan romanda, Woolf, Joyce ve Faulkner’la beraber metaforik dil şiirden sonra en iyi şekilde kullanıldı. Dile ve insana başka yerlerden bakabilmek adına anlam katmanlarında gezinmemiz sağlandı, okurun yorumu öne çıktı.

Bu bağlamda, Roland Barthes’ın 1967’de kaleme aldığı “Yazarın Ölümü” başlıklı makalede, sanat yapıtı onda yaratıcısı tarafından gizlenen kalıcı anlamların bir deposu olarak tanımlandı ve bu tanıma dayalı yorumlayıcı ‘metin’ kavramı söylen alanını bir hayli genişletti. Saussure ve Jakobson’dan büyük ölçüde etkilenen Barthes’a göre metin hem bir yazı hem de resimler ve yazılı pasajlardan oluşan bir ağ gibidir. Dolayısıyla, bütünlük duygusu ‘yazar’dan değil, metne dalan ve onu harekete geçiren okurdan gelir. Bu bağlamda, dilbilimden esinlenmiş ve okurlarını katılımcı olarak metni yorumlama konusunda etkilemiş André Gide’in anlam üreten dünyası önümüzde durmaktadır.

Gide’de en ufak detayın içinde bile ikilik var. Nesnelere, karakterlere, olaylara, zamana ve elbette mekana sirayet eden bir ikilik. İkilik yüzünden Gide, kendisini roman içinde başarısız bir romancının roman yazma çabasına koşut kılar. Romanın malzemesi artık hem kendisidir hem de değildir. Çünkü ona göre varlığın özü buradadır. Yapıtına baktığımızda, varlığın özü arayışını merkeze koymuyor çünkü varlığa dair ne cereyan ediyorsa romanının malzemesi haline geliyor. Varlıkla ve geçmişle hesaplaşmak isteyen Gide’e göre:

“Roman yazgının terslikleriyle, iyi ya da kötü talihle, toplumsal ilişkilerle, tutkuların çarpışmasıyla, kişiliklerle uğraştı; ama varlığın özünün ta kendisiyle hiç uğraşmadı.”[1]

Gide, kendinden önceki Fransız klasik edebiyatının ve genel anlamda batı klasik edebiyatının romanesk anlatı tekniğine karşı çıkar. Romanın içinde roman yazılmasıyla Gide’in dairesel anlatımı farklı bir anlatıyı meydana getirir. Gide, romanesk anlatıya karşı olayları tekrar eder; çünkü burada artık kronolojiye yer yoktur. Bu nedenle, Gide’i imgeleri konusunda zamana ters düşerken görebiliriz. Küçük bir imgeyi büyüterek anlatmaz; ancak küçük bir detayı olabildiğince yineleyerek anlatır. Böylece, yapıtında sürekli ötekine gitmek ister; üsteleme pahasına, tekrara kapılacağını bilerek ve bunu göze alarak.

Öte yandan, duyulur nitelikler arasında zorunlu bağlantıları yok etmeye çalıştığı yapıtı buna oldukça müsait. Söz gelimi, Sartre’ın bir elin devinimleri anlatırken hiç sıkılmaması gibi, Gide için de bir el alelade birinin eli olabilir; Ama o elin varlığı üzerine gidilmesi gereken bir şeydir. Sartre’ın varlık algısı nasıl abartılma üzerineyse, Gide’ninki de o kadar ötekini karşısına alır. Yapıtı Saussure’ün dilbilimindeki göstergelerin nedensizliği ilkesine dayanır. Çünkü çok konuşan karakterleri, olayın veya nesnenin ardışıklığını hesaba katmaz.

Gide’de okur, kendisini hem romanın içinde hem de dışında konumlandırır. Psikanalizden yardım alırsak; öznenin imgesindeki sınırsızlık haliyle, sonsuzlukla, bilincin kendisiyle kurulan itibari ilişkide olduğu gibi, ‘dışa yansıtma’ (projection), ‘içe yansıtma’ (introjection) ve ‘özdeşleşme’ (identification) süreçleri öznede tekrara dayanan imgelere yol açar. Gide’in ‘erken anlatı’ tekniğinin geldiği yer buradadır.

Bu anlatının temeli resim sanatında yatıyor. Bir görüntü içinde başka bir görüntü elde edildiğinde, bu yanılsamaya sanat tarihinde temsil krizi denir. Temsil krizinin aracı ise aynadır. Ayna kullanınca resim içinde küçültülmüş bir resmi ortaya çıkaran ressamlar, izleyicinin konumu ve bakış açısıyla oynamak istemişler ve bir çeşit temsil oyunu yaratmışlardır.

Resim: Quentin Massys, Tefeci ve Karısı, 1517.

Massys’in 1517 tarihli, natüralizme neredeyse sıkı sıkıya bağlı Tefeci ve Karısı resminde olan şudur: Resmin dışındaki mekan ve kişilerin resme dahil edilmesi. Bizim fiziksel varlığımızla resme katılışımız, ön tarafta yerleştirilmiş bir ayna aracılığıyla olur. Resimdeki aynaya baktığımızda bir figürün varlığını görürüz. O gördüğümüz figür bizizdir. Dolayısıyla resmin mekanıyla, bizim mekanımız karşılıklı birbirlerine dahil olur.

İşte resimde bir ayna aracılığıyla beliren görüntünün yarattığı temsil krizi Gide’in Kalpazanlar’ında  erken anlatı tekniği olarak ortaya çıkıyor. Sanat tarihinden alınma bir çeşit resim tekniği olan ‘resim içinde resim yaratma’ Gide’de büyük bir etki bırakmış gibi görünüyor. Nitekim Gide, bu resimle ilgili şunu söyler: “Memling ya da Quentin Massys’in tablolarında, küçük dış bükey bir ayna, tasvir edilen sahnenin oynandığı odanın içini yansıtır. Velasquez’in Menines tablosunda da bu yansıma olayı mevcuttur.”[1] Gide de yapıtında, resimde ‘tasvir edilen sahnenin oynandığı odanın içini,’ bir ‘mikro hikayeye’ dönüştürerek bir akıl oyunu gerçekleştirir.

Romanın konusunun gene aynı roman içinde özetini yapma –resimde, aynada bir figürün yansıtılması gibi– tekrara yol açar. Mikro hikayenin kendi içinde dönerek, tekrarlanarak, kendi kendini yenilemesi Gide’in üslubunu dışa/vurur. “Romanın kendi içinde tekrarlanışı iki şekilde gerçekleşebilir: ya bu tekrarlama, hikayenin kendi üzerine katlanması, ya da nesneler dünyasının aynada yansıması ile olur.”[2] Bu da yazınsal olarak işletildiğinde, Gide’in romanesk anlatıya karşı geliştirdiği yaklaşıma denk düşer.

Eduard da Kalpazanlar isimli bir roman yazmaya çalışır. Günlüklerinde genellikle bunu anlatır. Böylelikle roman içinde roman yazma çabasına girişilir. Yazmak istediği roman hakkında, karakterler, kendi fikirlerini eleştirel olarak dile getirirler. Romanı yazmaya çalışan yazar, roman içindeki karakterleri karşısına alır. Bernard, Laura ve Sofroniska Eduard’ı Kalpazanlar hakkında sorguya çekerler. Eduard arkadaşlarına şunu söyler:

“Ben bir romancı uyduruyorum, onu temel kişi olarak koyuyorum; kitabımın konusu da, bir bakıma, gerçeğin ona sunduğu şey ile onun bu gerçekle yapmak istediği şey arasındaki çarpışmanın kendisi.”[3]

Mikro hikaye dediğimiz şey burada ‘çarpışmanın kendisinde;’ yani romanın konusu ile dışarısı arasından yansıyan küçültülmüş özette. Gide, romanda Eduard üzerinden Kalpazanlar’ın küçük bir özetini sunar ve bu özet aynada küçük bir figürün yansıması gibidir. Gide böylece romanın tümünü Eduard’ın Kalpazanlar’ında küçülterek içe yansıtır. Sanki iki ayna arasına konulmuş herhangi bir nesnenin görüntüsü gibidir Eduard’ın romanı. Kalpazanlar’da, “iki paralel ayna arasına konulmuş nesne gibi, her kişi, her olay sonsuzca yansıtılır. Bu da romana estetik derinlik verir.”[4] Dolayısıyla roman içine yedirilen her konu veya olay kişilerde yansımasını bulacak ve bunun bizden de yansıdığını göreceğiz. İşte size edebiyatta temsil krizi! Aslında biz, ‘iki ayna arasına konulmuş nesne’yizdir Kalpazanlar’da.

Eduard, kurguladığı romanın romancısı için, “Romancım gerçeğe yan çizmek isteyecek; ama ben durmadan yeniden yönelteceğim onu gerçeğe. Doğrusunu söylemek gerekirse, konu bu olacak: Gerçeğin öne sürdüğü olaylarla ülküsel gerçeklik arasındaki çarpışma”[5] der. Eduard’ın yaklaşımı aslında roman konusunu yenilemeye yöneliktir. Bir nevi, “Gerçek dünya ile onun düşüncemizdeki yansıması arasındaki çarpışmasıdır bu konu.”[6] Yazmaya çalıştığı romanla sürekli hesaplaşan, bu hesaplaşmayı da yan unsurlara etki ettiren bir romancının konu düşüncesi kaçınılmaz olarak küçük ölçekte hikayeler üretecektir. Bu hikayelerin hiçbiri de tam olmayacaktır. Çünkü roman yazmak Gide için olanaksızdır ve Eduard da bundan nasibini alacaktır.

Eduard’da yankılanan ses aslında Gide’in roman hakkındaki görüşleridir, diyebiliriz.  Eduard, bir yazar olarak ‘saf roman’ tasarısını gerçekleştirmek isterken, diğer yandan da şunu söyler: “Romanı romana ait olmayan öğelerden arındırmak gerekir…” Burada üzerinde durulması gereken yazmanın serüveni değil, yazının kendisidir. Bundandır ki, Eduard tıpkı Gonçarov’un Rayski’si gibi bir türlü romanı bitiremez. Gide aslında, Eduard üzerinden bize şunu söyler: Roman yazmak olanaksızdır. Kalpazanlar, roman yazmanın olanaksızlığının romanıdır.

Gide’in Kalpazanlar’ı yazarken günlük tuttuğunu varsayabiliriz. Belki de, insanın varlıksal özünün yazınsal olarak ancak bir günlükte açığa çıkabileceğini düşünmüştür. Bu dediklerimizi destekler nitelikte, Eduard, Sofroniska’ya şunları söyler:

“Asıl kitaptan tek satır yazmadım daha. Gene de çok çalıştım. Her gün, durmamacasına düşünüyorum onu. Çok tuhaf bir biçimde çalışıyorum, bakın nasıl: Bir deftere, günü gününe, bu romanın aklımdaki biçimini geçiriyorum; evet, bir tür günlük tutuyorum, bir çocuk günlüğü tutar gibi… Yani her güçlüğü, ortaya çıktıkça, çözmekle yetinecek yerde (her sanat yapıtı birbirini izleyen ufak güçlüklerin çözümlerinin toplamından ya da ürününden başka bir şey değildir), onları ortaya seriyor, inceliyorum. Kısacası, bu defter romanımın, daha doğrusu genel olarak romanın sürekli bir eleştirisi oluyor.”[7]

Pasajda, Gide’in eleştirel yaklaşımını ve çalışma yöntemini Eduard’ın ağzından öğreniyoruz. Eduard’ın yazmak isteyip bitirmeyi başaramadığı romanın hikayesinin orta çıktığı yer bu günlüktür. Günlük tutma, Kalpazanlar’da görece bir zaman sorunun varlığını kesinliyor. Bernard’ın zaman akışıyla Olivier’in zaman akışı farklı; Vincent’ın vurdumduymazlığı ve Robert’in sahtekarlığı ise adeta Kalpazanlar için tanıklık niteliği taşıyor.

Daha çok Eduard üzerinden yaklaşmaya çalıştığımız Kalpazanlar’da herkesin kendine göre bir romanı var. Bu romanların toplamının yarattığı yarımlık, tamamlanmamışlık, eksiklik hissi Kalpazanlar’ın tabiatını ifade ediyor. Bu yüzden, mikro hikaye halinde ele alınan bir çok romanın romanı olan Kalpazanlar, yazarları tarafından yazılamıyor. Eduard kendi dışında bir fark arıyor, kendini belirsiz geleceklere dahil etmek istiyor. Kalpazanlar’ın mikro hikayesi, Deleuze ve Guattari’nin Kafka için söyledikleri minör edebiyata dahil olabilir mi?

Barthes’a göre, dilin sadece özneler arası iletişime dahil olmadığını biliriz. Bilinçli veya bilinçsiz yapılan eylemlerdeki tercihimiz, dilin doğallığının belirtisidir. Eduard, yazınsal anlamda bir başarıya ulaşamamış olabilir; ama yarattığı dil kendi doğallığı içerisinde devinir. Eduard’ın sözleriyle bitirelim:

“Ağacı orman biçimlendirir. Her birine o kadar az yer bırakılmıştır ki! Ne sürgünler dumura uğramaz! Her biri nereye salabilirse oraya salar dallarını. Gizemli dal da daha çok boğulmaktan korkar. Kurtulmanın yolu yalnız yukarı doğru çıkmaktır.”[8]

Kaynaklar

Gide, A. (2019). Kalpazanlar, Can Yayınları, Çev: Tahsin Yücel.

Quint, L. P. (1952). André Gide, Paris: Librarie Stock, 1952.

Janvier, L. (1964). Uno parole exitgeante, Le nouveau Roman, Paris: Editions de Minuit, s.54. Erişim: Fuat Boyacıoğlu, “André Gide ve Yeni Romancılarda Romanesk Karşıtlığı ve Erken Anlatı Tekniği.”  

Lacan, J. (1991). Le seminare, livre VIII: Le transfert. Paris: Editions du Seuil

[1]  A.g.y., s.269

[2] Ludovic Janvier, Uno parole exigeante, s.54.  

[3]  André Gide, Kalpazanlar, s.197

[4]  Leon Pierre Quint, André Gide, s.233.

[5]  André Gide, Kalpazanlar, s.197,198 (vurgu bana ait)

[6]  André Gide, Kalpazanlar, s.214 (vurgu bana ait)

[7]  André Gide, Kalpazanlar, s.198.

[8]  André Gide, Kalpazanlar, s.284

[1] André Gide, Kalpazanlar, Çev: Tahsin Yücel, Can Yayınları, s. 132.