Alexander Mashayta’nın ‘Yolcu’su: Hiçbir Yere Gitmeyen

Hayali bir eleştiri denemesi ya da hikayenin ta kendisi.

Bana “Ama sonunda hiçbir yer gitmeyeceksin, sonsuza dek bir yolcu olacaksın ama asla hiçbir yere gitmeyeceksin, öyle bir iş,” deseler uzun uzun düşünürdüm. Mayer pek düşünmüyor.

Ah Mayer! Keşke hiçbir yere gitmemenin her yere gitmek olacağını düşünebilseydin.

“O gün ilk defa aralarına girdim. Her biri bir yerlere gidiyordu. Benim tek bir görevim vardı bugün; metro yolculuklarını kafalarına çok takmamalarını sağlamak.”

Toplu taşımalarda her zaman düşündüğüm şeydir. “Acaba görevi ‘yolcu’ olan biri var mı?” İşte bizim Mayer’in hayatı bu, işi bu, yaşamı bu; yeraltından hiç çıkmadan, tren değiştire değiştire metro yolculukları yapmak.

Devletin özel olarak görevlendirdiği Mayer, hükümet politikaları, toplum sağlığı, huzuru gibi görevler sınıfından bir işte çalışıyordu. Yani Mayer’den istedikleri sadece metroda yolculuk yapması – onların istediği şekilde. Halkın algısını yönetmek için seçmiş oldukları Mayer, böyle görevlerinin olduğundan haberdar değil.

Ama Mayer, Ah Mayer! Onun kırık burunlu, beyaz tenli, seyrek sakallı, alnı hiç açılmamış sırma siyah saçlarının hüznü, saflığına karşı vicdansız yolculuğu insanı öyle alıyor ki. Düşününce, Mayer’in tipini halka benzettim sonra. Evet, Halk, seyrek sakallı, kırık burunlu, beyaz tenli (daha doğrusu renksiz bir ten), alnı hiç açılmamış… Halk ne kadar çekerse çeksin, halk işte, alnı hiç açılmamış.

Kitabın 40, 50 sayfasını geçip öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, kapatıp “Benim şu zamana kadar bindiğim vagonlarda da böyle biri yok muydu?” diye düşünüyorsunuz.

Peki Mayer? Mayer de bir noktada “Kendisi gibi, işi sadece metroya binip yolculuk yapmak olan başkaları var mı?” diye düşünmeye başlıyor ve tam da burada ray kırılıyor.

“Kendini ‘yaslanmayınız’ yazan kapıya yasladı ve beyaz ışıklarından nefret ettiği trenin tavanına doğru gözlerini dikip, düşündü. ‘İnsanların her birini artık çok iyi tanıyorum. Gözlerinde ne düşündükleri yazıyor ama kimse kimsenin gözlerine bakmıyor. Bu iş tam bir düşünce yorgunluğu, hayal yorgunluğu… İnsan bu işte acıkmıyor, elleri şişmiyor, ayakları şişmiyor. Keşke beni de onları seyrettiğim kadar seyreden biri olabilseydi şu vagonda…’ Kafasını yolculara çevirdi hemen, mutlaka onu da izleyen biri olmalıydı. Belki de herkes bir yolcu dublörüdür.”

Hiçbir yere gitmemek için evden çıktınız mı hiç? Mayer bunu tam tamına 700 gün, 76.000 kez yaptı. Kendine uygun olmayan kıyafetlerle, kendine uygun olmayan tıraşlarla, kendine uygun olmayan saatlerde… Hiçbir yere gidemeyeceğinizi bilseydiniz, bir trene kaç defa binerdiniz?

“Yolcuların hızla çıkıp, hızla içeri dolmasına güldü, bir sigara yakmak istedi. Metrodaydı, yakamazdı. Yaktı. Çünkü halkı kırmak, rayları dökmek, dünyanın bütün trenlerini devirmek istiyordu.”

Sonra düşündüm. Keşke böyle bir kitap olsaydı.

Alexander Mashayta diye de bir yazar. Mayer diye bir yolcu.

Ama belki bir gün olur.