Sine Ergün ile “Baştankara” üzerine

“Yazmaktan başka tutarlı yanım yok. Hayatı da tutarsız buluyorum. Her an her şeyin değişiyor olması beni huzursuz ediyor. Bu, yazdıklarıma da yansıyor olabilir.”

Kısa öykü yazmayı tercih etmeni sadece bir estetik, bir biçim kaygısıyla açıklayabilir misin? Söyleyeceğin şeyi en ekonomik hâliyle söyleme amacıyla birlikte kısa öykünün yaratacağı boşlukların, okurun fantezi dünyasını canlı ve zengin tutan bir anlatım diline, bir anlama da sahip olması senin yaratım eylemini biçimlendiriyor mu?

Bir roman da aynı biçem kaygılarıyla yazılabilir. Hangi türde yazacağınızı aslında konu belirliyor. Bazı konular öyküye daha uygun, bazısı ise romana ya da senaryoya, şiir ayrıksı bir yerde duruyor bunların yanında. Şiirle başladım, öyküye yöneldim. Bunun nedenini tam olarak bilmiyorum. Yaşam biçimim ve okumalarım olabilir. Ne yazarsam yazayım, bu ister öykü olsun ister roman olsun bir biçem kaygım var, şu anlamda var, ilk olarak okura hiçbir zaman yukarıdan bakmamaya özen göstermek isterim, öğretici bir dil kullanmamak, olabildiğince tekrardan kaçınmak isterim. Ne türde yazarsam yazayım bunlar mutlaka benim için önemini koruyacak.

Peki, bir söyleşinde ilk gençlik zamanlarında çoklukla çeviri edebiyattan beslendiğini, dolayısıyla okuma sürecinde Türk edebiyatı ile ilgili oluşan boşluğu doldurma gayreti içinde olduğunu dinlemiştim. Bu yöndeki okumalarında nelerle ya da nasıl bir dünya ile karşılaştın? Karşılaştığın şeyler yazma sürecinde ne yönde bir dönüşüme sebep oldu?

Yazarın düşün dünyası kullandığı dil ile biçimleniyor. Çeviri edebiyat –çeviri ne denli mükemmele yakın olursa olsun– okura başka bir şey katarken, kendi eksikliklerini de beraberinde taşıyor. Bunu çeviri edebiyat ile telif metni ayırt etmek için söylememiştim. İkisinden de beslendim, ikisinin de düşün dünyamda yeri farklı.

Seni bir yazar olarak  tanımlayan şeyler var, mesela Ekşisözlük’te “büyük acıların, haksızlıkların içinde anti depresan kullanan birine kalemi vermişsin gibi…” şeklinde bir yorum okudum, çok enteresan geldi bana bu. Ardından 2011 tarihli Sabitfikir dergisinde çıkan bir yazıda yine yazarlığın için “Sine Ergün yaşamda yer etmiş, bir an için bize çözümü mümkünsüz görünen acıyı yazıyor…” diye bir tespite rastladım. Aslında bu, Ekşisözlük’teki tespiti tamamlıyor, her iki görüş de benim edindiğim okur tecrübesinin altını çiziyor bir anlamda. Ne dersin, öykücülüğün, biçim arayışları kadar aslında sıradan olanın yarattığı hüsran duygusunun altını çiziyor olabilir mi?

Edebiyatçı için sanırım en zoru, yazdıklarını içerik olarak değerlendirmek. Sıradan olanın yarattığı hüsran duygusunun altını çiziyor mu yazdıklarım, bilmiyorum. Kişi olarak yanıt verebilirim. Hayatı nasıl yaşayacağıma dair hiçbir zaman yanıtlayamadığım sorular var, bir yandan da hızla geçen zaman. Gündelik hayatın en basit zorlukları benim için aşılması zor. Ayrıntılara takılıp geneli görmekte hep zorlandım. Yazmaktan başka tutarlı yanım yok. Hayatı da tutarsız buluyorum. Her an her şeyin değişiyor olması beni huzursuz ediyor. Bu, yazdıklarıma da yansıyor olabilir.

Ben üç kitabını da okudum. Yaşama becerisi ile ilgili karakterlerin bir problemi var ve bu, bende hüsran duygusu yaratmakla birlikte kontrol edemediğiniz bir biçimde kendiniz için tuttuğunuz sessiz bir ağıta, kendi hikâyenize, kendi huzursuzluğunuza dönüşüyor. Baştankara’da mesela bu duyguyu en çoğaltan “Kapanmasın” ve “Kusursuz” adlı öykülerdi bana kalırsa.  Tam bu noktada senin diğer sanat dallarıyla olan ilişki biçiminden de bahsetmekte fayda var. Öykücülüğünle birlikte sanat küratörlüğü yaptığını da biliyorum. Elbette birbirini besleyen disiplinler bir estetik duygusu yaratıyor olmalı düz yazıda. Bununla ilgili bir şeyler söylemek ister misin?

Sanatın dalları arasında geçişkenliği bir yana bırakalım, bir bütünlük olması gerektiğine inanıyorum. Hepsi birbiriyle iniltili. Ama nedense hem ortam hem de beslendiği kaynaklar olarak –yalnızca görsel sanatlar ve edebiyat alanında konuşabilirim- birbirlerinden çok uzak yerlerde duruyorlar, bu Türkiye özelinde mi yoksa dünya genelinde mi böyle, bilmiyorum. Küratörlüğünü yaptığım işler zaten daha çok edebiyat ve sanat ilişkisi üstüne. En son geçtiğimiz Kasım ayında Alice sergisini yaptım, yine metinden yola çıkarak ve bir metinle sanatçılara giderek onlardan üretim yapmalarını istedim. Şimdi ise Herman Melville’in Katip Bartleby’si ile ilgili bir iş yapacağım, küratörden öte sanatçısı da olacağım bu projenin ve beni çok etkileyen bir konuyla ilgileneceğim. Kişi neden yapmamayı tercih eder, bunu irdeleyeceğim. Biz niçin yapmayı tercih ediyoruz, aslında belki sorulması gereken soru.

Evet, hatta yaptığımız şeyin kendisi oluyoruz tam da.

Doğru, yaptığımız şey oluyoruz zamanla. Çünkü yalnızca olmak yetiyor olsaydı yapmak bir tercih olurdu, yaptığımız şeyleri biz seçerdik ama yapmakla var olduğumuz için yapmak bir zorunluluğa dönüşüyor, yapmadığımızda sanki anlamımızı yitireceğiz, yok olacağız, işte bunu sorgulayan bir iş yapmak istiyorum.

Peki, yazım sürecinde yeni biçim arayışları, deneysellik, çağdaş Türkiye edebiyatında farklı metinlerin üretilmesine imkân veriyor mu sence, çünkü Baştankara fantastik unsurları barındıran bazı öyküleriyle böyle bir arayışın olanaklarını deneyimliyor sanki…

Muhtemelen her alanda ve her coğrafyada var bu. Bir şeyin iyi olduğu tasdiklendikten sonra onun tekrarlarıyla yola devam etmek. Yeni bir şey söylemek, yeni bir biçem denemek çok riskli, şu anlamda, sizin anlattığınız konulara aşina bir okur kitleniz varken onları kaybetmek, hayal kırıklığına uğratmak olası. O yüzden de kişi, olanı süslemeyi tercih ediyor, anlaşılabilir bir durum. Kişi olarak biz de öyleyiz, sanatı geçelim. Post-modernizm üstünden de okunabilir bu yaklaşım, yeniye karşı duyulan evrensel korku üstünden de.

Kültürel bir şey de sanki, geleneksel olanın dışına çıkmak, kaybolmakla aynı şey neredeyse ve bilmediği bir şeyin şifrelerini çözmek kişide tekinsizlik duygusunu da çoğaltıyor olabilir. Yazarın alışılagelmiş üslubunun dışında farklı anlatım ve biçim olanaklarını deneyimlemesi edebiyat çevrelerinde zaman zaman tepkiyle, şaşkınlıkla karşılanabiliyor. Hatta sıradan bir okur olarak bizi bile şaşırtıyor, onların görüp de tepki verdiği, benimse göremediğim ne şeklinde bir edebi dışlanmışlık duygusu yaşayabiliyor.  Ama yine de okur deneysel metinlere daha açık gibi sanki.

Yenilikçi metinlere kitlesel beğeni beklemek yanlış olur. Amaç bu kitlesel beğeniyi edinmek olduğunda bazı risklerin alınmaması da çok doğal. Bazen farkındalıkla yapılıyor bu, bazen farkında olmadan. Öte yandan, peşinde olduğunuz bir biçem varsa, bu kovalamacayı okurun beğenisini göz önüne almadan sürdürürsünüz. Yazmak, yazar kimliğinden öte bir eylem bu anlamda.

9789750732379_front_cover

Sence son kitabın Baştankara bahsettiğimiz anlamda bir tepki ya da şaşkınlık yarattı mı?

Bilmiyorum. Okurun beğenisini göz önüne almaktan ziyade, peşinde olduğum bir biçem var, ona olabildiğince ulaşmak çabam var.

Yazma sürecinde müzikle kurduğun bir ilişki söz konusu mu peki? Yani müzikle düşünmenin ya da kendini müzikle ifade etmenin gölgesi öykülerine yansımış olabilir mi? Seni etkileyen, ilham veren müzisyenlerin var mıdır mesela?

İlk defa soruluyor bu soru. İyi bir müzik dinleyicisi değilim. Yazarken müzik dinleme alışkanlığım yok. Yalnızca, öyküler bittikten sonra müzikle sesli okurum. Belli bir müzisyen demeyelim ama özellikle aksak ritim aradığımda öyküde, punk müzikle beraber okurum öyküyü.

Ritim duygusu ve yol var öykülerde. Sözgelimi Burası Tekin Değil ve Bazen Hayat’taki öykülerinin bazılarında uzak bir yerlerden dönen öykü insanları var. Bana öyle geliyor ki yolda olmak, gitmek öykülerinde bir değişim/değişememe durumunun da göstergesi gibi. Seyahat, gitmek/yolda olmak bir yazar olarak  düşünme ve yazma sürecini nasıl etkiliyor?

Tiyatroyla ilgilenirdim. Benim için en büyülü yanı sahne arkasıydı. Sahneye adım atmadan önceki bekleme anı. Ne olduğunuz insansınızdır ne de bürüneceğiniz rol. Arada bir şey. Belki de en çok kendiniz olduğunuz an. Yol da biraz öyle. Ait olduğunuz kültürden sıyrılıp uyum sağlamaya henüz başlamadığınız bir kültüre girmek. Bunun için alınan mesafe. İlk uzun yolculuğuma liseden hemen sonra çıktım, bir yıllığına Venezuela’da yaşadım. Benim için bambaşka bir deneyimdi, şu anda olduğum insan üstünde çok büyük etkisi var. Korunaklı bölgeden çıkınca kişi kendi ile baş başa kalıyor. Olduğu gibi. Bu haliyle yüzleşince insan ya kabullenmeye ya da değişime gider. Ancak değişim çok sancılı ve çoklukla işe yaramayan bir süreç. Yine de dener.

Peki, üç öykü kitabından sonra, bir okurun olarak ben “Sine Ergün neden hiç roman yazmıyor” diye bir soru cümlesi kurmadığım gibi, “Sine Ergün roman da yazmalı” gibi bir ihtiyacı da hissetmedim. Ancak yazarın biçimle ilgili tercihlerini edebi gereksinimlerden çok anlam ve biçimle ilgili arayışları ya da yenilenme arzusu belirliyor olmalı. Bununla ilgili belki bir şeyler söylemek istersin.

Konu kendini dayatmalı, o belirlemeli yazacağınız türü. Evet, bugüne dek öykü ile gitmiş olabilirim ama kendimi öykücü olarak değil bir anlatıcı olarak görüyorum. Bundan sonrası için de bir tür kaygım yok.