Elveda Vedat Türkali

Türkiye edebiyatının en büyük yazarlarındandı. Komünistti. Ama bizim topraklarda adet olduğu üzere Türklüğüne hapsolmuş bir komünist değildi, enternasyonalistti.

On yıldan uzun zaman oldu Vedat Türkali’yle tanışalı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Mithat Alam Film Merkezi’nde Görsel Hafıza projesi vardı, sinema emekçileriyle görüşmeler yapıp onların sözlü tarih belgesellerini yapmayı hedefleyen. Ben ve Başak Deniz Özdoğan’ın payımıza da Vedat Türkali düşmüştü. İkimiz için ne büyük mutluluktu. Tek tek bütün kitaplarını, senaryolarını, yazılarını okumaya, bütün filmlerini izlemeye koyulmuştuk. Tanışma anı büyülüydü, Bir Gün Tek Başına‘nın, okuduğum belki de en güzel romanın yazarıyla tanışacaktım. Önce bayağı sertti, ama ne yapmak istediğimizi, sinema hayatını belgelemek istediğimizi anlayınca yumuşadı. Bence Vedat Türkali edebiyatçı olduğu kadar, belki daha çok sinemacıydı, sinemayı seviyordu. İkna olmak için sorularımızı dinlemeye başladı. Bir daha yirmili yaşlarımızın başlarında, korkudan ter içinde kalarak sorularımızı sorduk. Soruları beğenince, bu çocuklarda iş var diye ikna oldu kameranın karşısına geçmeye. Yanlış hatırlamıyorsam bir yıla yakın sürdü çekimler. Biz evine giderken çiçek alır götürürdük de kızardı bize. Öğrencisiniz, paranızı böyle saçmalıklara harcamayın diye.

Hayatım boyunca tanıştığım en ilkeli insandı. Kürt olmayıp Kürt meselesini bu kadar derinden ve yürekten kavrayan başka hiç kimseyle tanışmadım. Zerre kadar kibrini görmedim. Vedat Türkali bu coğrafyanın özgürlük umudunun Kürt Hareketi olduğunu düşünürdü. Arada kızardı da ama en sevdiğine, en umut bağladığına kızmak gibiydi. Kızardı Yaşar Kemal’e. İnce Memed’in mağarasını vahşiler basıyor, Kürtlere zulmediyorlar, niye çıkmıyor ortaya, konuşmuyor bu adam diye. Çok severdi Yaşar Kemal’i, kızgınlığı ondandı.

Kızardı Ahmet Kaya’ya. Ben en çok Ahmet Kaya’ya kızmasını severdim. Bodrum’da yazlıkları yan yanaymış hatırladığım kadarıyla. Sürekli onu sorardım, Ahmet Kaya’yla anılarını anlatmasını rica ederdim. Bunun ne alakası var benim sinema hayatımla diye terslerdi önce. Sonra gözleri biraz nemlenirdi, ki tanıyanlar bilir Kadir amca (asıl adı Abdülkadir Pirhasan’dı) kolay kolay o kadar duygulanmazdı. Başlardı anlatmaya: “Akşamları mangalı yakar, beni rakı içmeye çağırırdı Ahmet. Kadir amca gel rakı içelim derdi. Ben çok içmezdim, salata yerdim. Kızardı bana. Kaç günlük dünya, boş ver derdi.” Sonra durup, hatırlattığım için bana da kızgın gözlerle bakıp, “boş verdin de ne oldu eşek herif” diye hayıflanırdı. Sonra hemen işimize dönerdik.

Mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadı. Bizim belgesel –ki kendi sinema hayatını anlattığı 40-45 dakikalık bir sözlü tarih projesiydi- bittikten sonra ben kopamadım Vedat Türkali’den. Rahatsız etme pahasına her fırsatını bulduğumda kapısını çaldım. Ara ara seçim zamanlarında ya da Boğaziçi’ndeki konuşmalar için destek istedim, hiçbir zaman boş geri çevirmedi beni. Zaten dürüst bir şekilde elinden geleni yaptığını düşündüğü hiç kimseyi geri çevirmedi.

2011’deki Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku için tanınmış insanlarla, dizi-film oyuncuları ve müzisyenlerle çekimler yapıyor, bağımsız adaylar için destek istiyorduk. Bir şekilde duymuş, görmüştü. Ondan da yardım istedik, hemen kabul etti. Ama gülerek yüzüme bakıp, tek şartla dedi. Ben ulusal kanallarda çıkıp konuşacağım, onu ayarlayın önce dedi. NTV’ye çıktı, belki de Banu Güven’in işinden olmasına sebep olan Öcalan’a selamı orada verdi. Sonra İMC TV’de çıkıp “dağlardaki çocuklarımıza, gerillaya selam gönderiyorum” dedi. Daha çözüm süreci başlamamıştı, bu adam Kürt de değildi. Kolay değildi öyle konuşmak. Bayağı çalkalandı ortalık. İyi bir iş yaptığımıza ikna olmuş olacak ki ilk defa o gün sarıldı bana.

İMC’ye çıkmadan önce tansiyonu ölçüldüğünde, tansiyonunun yükseldiğini, 15’e çıktığını gördük. Kalp ritmi hızlanmış, düzeni bozulmuştu. Biz programı ertelemekten ya da iptal etmekten bahsedince canı sıkıldı, sertçe ayağa kalktı ve elindeki bastonu kaldırıp yere vurarak hepimize kızdı. “Dağlarda 18 yaşında çocuklar ölüyor, ben burada yerimde mi oturacağım” dedi. 93 yaşındaydı. Hiç bu kadar heyecanlı görmemiştim onu. Bu savaş bitsin istiyordu. İnatla çalışıyor, mücadele ediyordu.

Türkiye sinemasının ilk işçi filminin senaristiydi. 1964’te binbir güçlükle yaptırtmıştı Karanlıkta Uyananlar’ı. Türkiye edebiyatının en büyük yazarlarındandı. Komünistti. Ama bizim topraklarda adet olduğu üzere Türklüğüne hapsolmuş bir komünist değildi, enternasyonalistti. Kimin, neyin mücadelesini verdiğini iyi biliyordu. Özgürlüğe, hakikate, eşitliğe, adalete ve bunun için mücadele edenlere sevdalıydı. Bir hakikat anlatıcısıydı. Hayatının sonuna kadar inatla, sabırla, heyecanla mücadele etmeye devam etti.

Yolun açık olsun Kadir amca, üzerine yıldızlar yağsın.