Halit Ziya’nın “Hayallerine Firifte” Karakterleri

Karşılaştırmalı bir Halit Ziya okuması: ‘Bir Muhtıranın Son Yaprakları’ ile ‘Mai ve Siyah’ın ortak yanları nelerdir?

Halit Ziya’nın “Hayallerine Firifte” Karakterleri (*)

Servet-i Fünun dönemi anlatılarının aşina olduğumuz hazinliği, Halit Ziya yazınının da başat özelliklerindendir denilebilir. Ziya’nın karakterleri, hazinliğin farklı birçok tonunu yaşar ve hüzünlerine bir de “metruklukları” eklenir. Bir başka deyişle hazinlikleri metrukluklarına neden olur ya da metruk oluşları karakterlerin hazin sonunu getirir. Bu kısır döngü Halit Ziya’nın metinlerinin birçoğunda çatışma unsurudur. Ziya’nın bu döngüdeki eserlerinden Mai ve Siyah romanı ile “Bir Muhtıranın Son Yaprakları” adlı hikâyesinin ele alındığı bu yazıda, Ziya’nın “Bir Muhtıranın Son Yaprakları”ndaki başkarakteri Necib’in Ahmet Cemil’e giden yolda protagonist iskeletinin ilk parçalarını oluşturduğunu öne sürmekteyim. Bu bağlamda, iki karakterin ortak yanlarıyla birlikte, Halit Ziya’nın hikâyesinde Mai ve Siyah’la koşutluk gösteren kurgusal özellikleri de belirtmeye çalışacağım.

Halit Ziya’nın en çok tanınan protagonistlerinden Ahmet Cemil hayalleriyle gerçekler arasına sıkışmıştır ve ideallerine giden yolda attığı hemen her adımda tekrar tekrar tökezleyerek ayağa kalkmaya çalışır. Ancak yola devam etmek için tutunacağı ne kadar dalı varsa birer birer kırılır ve roman sonunda hayatına son ver(e)mez ama yaşamı tuz buz olur. Necib ise yalnız, sıkılgan ve Ahmet Cemil gibi son derece hassas bir aydındır. Hatta anlatının ilk sayfalarında kış günlerinin içinde yarattığı sıkıntıyı gidermek için ava gider ancak döndüğünde vurduğu hayvana fazlasıyla üzülür ve onu yemeyi reddeder. Bunu vahşilik olarak nitelendirerek masayı terk eder. Bu örnekle Necib’in hassas oluşu kadar tutarsız hâli de görülmüş olur. Bir başka tutarsızlık örneğini ise Necib’in bahar hasretinde görmek mümkündür. Tipik Servet-i Fünun yazar/şairi gibi Necib de melâlinin, ruh hâlinin çaresini doğada arar. Baharın özlemini çeker. Peki tabiat uyandığında hassasiyeti geçer mi? Aksine, beklediği cıvıl cıvıl havalar, hareketlilik onu rahatsız eder. Böylece bahar havası da Necib’e hüzün veren bir başka etken olup çıkar.

Necib de Cemil gibi şiirler yazar ve yazdıklarını sonradan saçma bulur, vaktine, emeğine acır. (**) Yazdığı eserinden beklentisi için pişmanlık duyan Cemil, “yalan tebriklerden” ve eseri yayımlandığında ona sunacağı “on beş günlük bir [şöhret] mesti lezzeti” dışında kazanacağı bir şey olmayacağını düşünerek eserin getireceği şanı –Lamia’nın başkasıyla evlendirilmesinden sonra– “lüzumsuz” bulur (Mai ve Siyah 382). Nitekim idealleri uğruna araçsallaştırdığı, getirilerini “yalan” olarak nitelediği eserini yakar ve “bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duy[ar].” (s. 384)

Ayrıca Necib’in de Ahmet Cemil gibi kısıtlı sayıda kitap içeren bir kütüphanesi vardır ki Cemil’in, ideallerine sahip olan yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesine imrenişiyle roman boyunca sıkça karşılaşılır.
Dahası iki eserde de başkarakterler içine kapanıktır. Dışa dönük olmayan bu karakterlerin duygulanımları, içsellikleri mekân ve manzara tasviri üzerinden ve hareketlerinden, jestlerinden, bakışlarından öğrenilir. “Bir Muhtıranın Son Yaprakları” da Mai ve Siyah gibi bir “suskunluk metni”dir (***) ve anlatıdaki suskunluk anları diğer perspektiflerle anlam kazanır.

İki eser arasında başkarakterler kadar diğer karakterler de benzerlik gösterir. Örneğin hikâyedeki Amcazâde, Mai ve Siyah’taki –çoğunlukla– Hüseyin Nazmi ve Raci’yi çağrıştırır. Öncelikle Amcazâde’nin Hüseyin Nazmi’yle ortak yanları üzerinde duracak olursam; ikisi de başkarakterler için “arzu dolayımlayıcı”sıdır. Yine ikisi de başkarakterlerden farklı özelliklere sahiptir; dışa dönük, hayattan zevk alan, varlıklı, başarılı, kazanan, başkarakterlerin yaşadıkları yerin tamamen zıddı yerlerde yaşayan, tanınmış, söz sahibi, başkarakterlerin yazdıklarının değerini tartabilen ve şöhret getireceğini garanti eden kişilerdir.

Necib’in “Amcazâdem pek ziyade haris şan ve şöhret, ben ise kanaatkarâne, müsterihâne yaşamaya arzu-keş idim” sözleriyle Amcazâdesinin hem Raci’yi çağrıştırması hem de kendisiyle ne denli zıtlık (****) taşıdığını göstermesi bakımından önemlidir (“Bir Muhtıranın Son Yaprakları” s. 22). Ayrıca, Halit Ziya’nın Amcazâde aracılığıyla, Servet-i Fünun yazarlarında ortak olan o “İstanbul’dan kaçış hayali”nin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu gözler önüne serdiği düşünülebilir. Necib’in inzivaya çekilip huzur bulmak için yerleştiği köyde gamları nedeniyle ölümü bir yana, Servet-i Fünun döneminin de ortak hayal imgelerine sahip Necib’in kaçış yeri; uzak bir köyde, sahrada, yeşil sayfiyeler içindedir. Oysa İstanbul’da “şairâne bir yaşam sürdüren” Amcazâde’nin bakış açısıyla orası hiçliğin mekânıdır (17). Amcazâde’nin “[s]en burada ne ile meşgul oluyorsun? […] Ne ile olacak? Uyumak, yemek, içmek; içmek, yemek, uyumak; yemek, içmek uyumak!” sözleriyle Necib’in beldesi, İstanbul’da yaşayan bir aydın diyebileceğimiz kişi tarafından bu üç zorunlu eylem dışında bir şey yapmaya olanak tanımaz (19). Necib’in inziva hayali de Cemil’in matbaa hayaline benzer: ikisinin de hayali onları helak eder. Ayrıca hayallerini gerçekleştiremeyen Cemil’in gerçeklerle karşılaştığında idealleri bağlamında başarısız oluşu gibi birçok Servet-i Fünun dönemi aydını da muhtemelen kurmacadaki gibi umduğunu bulamayacaktı. Çünkü karakterlerin de dönemin yazar/şairlerinin de önceden bulundukları yerlerde üzerine sinen melâl, oradaki ruh hâlleri, nereye giderlerse gitsin onlarla birlikte gelecekti.

Necib ve Cemil’in anlatılardaki sonlarına baktığımızda ise yaşadıkları, sıkıntıları, üzgünlükleri onlardan birini ölüme sürüklerken diğerinde sadece intihar düşüncesi belirir. Necib’in ölümü yaşadığı köyden Amcazâdesiyle birlikte İstanbul’a dönmeyi kabul ettikten kısa bir süre sonra meydana gelir. Kurmaca metin, adından da anlaşılacağı üzere başından itibaren Necib’in günlüğüne yazdıklarından oluşur ve Amcazâdesinin onun ölümü üzere günlüğüne düştüğü notla son bulur. Dahası Necib baygın hâldeyken başında konuşan Amcazâde ve doktorun konuşmalarını işitir, son üç gününde öleceğinin farkına varır ve güncesini tutmaya devam eder. (*****) Necib’in ölümünün son anlarına kadar günlük tutuşu bana Beşir Fuad’ı çağrıştırıyor. Elbette Necib intihar etmez fakat ateşler içindeyken, yatakta güncesini tutmaya devam etmesinden dolayı Beşir Fuad’ın intiharı, yıllarca süren güçlü tesiri altına Halit Ziya’yı da almıştır denilebilir.

Toparlamak gerekirse, “Bir Muhtıranın Son Yaprakları” ile bundan sekiz yıl sonra yazılmış Mai ve Siyah’taki karakterlerin ortak yanlarından hareketle söylenebilir ki hikâyedeki Necib ve Amcazâde romandaki Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi’nin prototipidir. Eminim Ziya’nın diğer eserlerine bakıldığında da, Ahmet Cemil gibi protagonistleri ortaya koyacak birçok prototip ve prototipsel özellik bulunabilir.

Notlar:
(*) “İnsanlar mı hayallerine firifte olmuşlar yoksa ben mi çıldırıyorum?” (“Bir Muhtıranın Son Yaprakları” s. 8)
(**) “Düşünüyorum ki ben şu mecmua-yı eş’arı neşr etse idim bir çok adamların mazhar-ı tahsini olacak idim. İhtimal eserim asâr-ı edebiyyenin mümtaları sırasına geçecekti. Namım insanlar arasında ebedi kalacaktı, lakin bundan ne hasıl olacak, ne kazanılacaktı? Şan!” (“Bir Muhtıranın Son Yaprakları” s. 12)
(***) “Ahmet Cemil’in karakterizasyonu yoluyla, romanda sık sık göze çarpan konuşamama, konuşmama halleri, yoğun suskunluklar, nazarlara yüklenen duygular ve diğer yandan da […] imge kullanımları Brooks’un ‘suskunluk metni’ kavramsallaştırmasını bu roman üzerinden tartışmamızı zorunlu kılar.” (Uysal s. 237)
(****) “Validesini müteakib vefat eden pederinin mirasını almak üzere vatanına avdet ettiği zaman amcazadem başka bir adam olmuştu. Ben de başka bir adam olmuş idim. Fakat heyhat!… Aramızda ne büyük, ne dilhıraş bir fark!…” (s. 23)
(*****) “Bu ihtiyata artık hacet yoktu; zira ben ölüme mahkum olduğumu biliyordum. Ölüm! Hayatta ölümlerin en müdhişi içinde yaşadıktan sonra o zamana kadar mahvedilen arzu-yı hayatın uyandığı bir sırada ölmek!… Hayır, hayır; ölmeyeceğim! Şu satırları yatağımın içinde, son derece bir za’af altında yazıyorum. Odamda yalnızım. Gözlerimin önünden bir kadının hayal-i müdhişi geçiyor. Önleri dökülmüş bir kolun müdhiş pençesi bana doğru uzanıyor. Bu el boğazımı sıkıyormuş gibi boğuluyorum, kulaklarımın içinde mezardan çıkıvermiş gibi mahuf, boğuk bir seda ‘Ölüm! Ölüm!…’ kelimesini tekrar ediyor.” (“Bir Muhtıranın Son Yaprakları” s. 39)

Kaynakça
Uşaklıgil, Halid Ziya. “Bir Muhtıranın Son Yaprakları”. Mihran Matbaası, 1888.
—. Mai ve Siyah. İstanbul: Özgür Yayınları, 2013.
Uysal, Zeynep. Metruk Ev. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.