John Berger ve “Bir Fotoğrafı Anlamak”

Berger, bir fotoğrafa nasıl bakmamız gerektiği konusunda bir yol gösterici niteliğinde.

Geoff Dyer’in John Berger’in yazılarını hazırlayıp sunduğu Bir Fotoğrafı Anlamak kitabını elinize aldığınızda W. Eugene Smith’e ait “Cennet Bahçesine Yürüyüs” adlı kapak fotoğrafı ile karşılaşıyorsunuz. Karanlık bir orman mı yoksa bahçe mi olduğunu bilmediğiniz belirsiz bir ışığa doğru yürüyen el ele tutuşmuş iki çocuk. Fotoğrafın adı sizi yönlendirse de fotoğraf sizde başka bir kaybolma hissinin ve başka görünümlerin oluşmasına neden oluyor.

Bu noktada aklımıza ilk gelen şu: John Berger’in sorduğu gibi, bir fotoğrafa herkes aynı şekilde mi bakar? Aynı şekilde bakmıyorsak, baktığımız fotoğraf, gösterdiği şeyin ötesinde bakan kişinin belleğindeki başka anımsamaları da çağırır mı? Bir tek şeyin ya da olayın görüntüsü başka şeylerin ve olayların görüntüsünü de içinde barındırmaz mı? Bir görünümü fark etmek için başka görünümlerin anısı mı gereklidir? Bu süreç, kişi de başka bakışlara neden olur mu?

Tekrar kapaktaki fotoğrafa dönersek, gösterilen çocuklar başka çocukları, bu başka çocuklar da bir çok çocuğun kayboluşunu ve yokluğunu anımsattığı gibi, başka şeylere de işaret etmez mi? Bu anımsatma bazen umudu, bazen umutsuzluğu, bazen de birlikteliği içermez mi? Anımsanan şey, terk edilen şeyi hiçlikten kurtarmaz mı? Berger şöyle diyor:”Anımsanan şey bir çizginin sonundaki noktaya benzemez. Sayısız yaklaşım ya da uyarıcı, anımsanan şeye doğru yönelerek onun üstünde toplanır… başka deyişle bunlar çok çeşitli yaklaşımları belirlemeli ve açık bırakmalıdır. Fotoğrafın çevresinde, ışınımlı bir dizge oluşturmalıdır ki o fotoğraf aynı anda hem kişisel, hem siyasal hem ekonomik, hem dramatik,hem güncel, hem de tarihsel açıdan görülebilsin.”

O halde fotoğraf adına sarıldığımız her görüntü farklı tarihlerin ve yerlerin farklı anlamlarını taşımasına rağmen kendi içinde hep bir gizemi saklı tutar. Bu gizem, fotoğrafın çekildiği yer ve zamandaki gerçekliğinin bir parçasının bütünden kopartılmış ‘an’ın seçimi ile beraber diğer ‘an’ seçeneklerin reddedilişi arasında bir boşlukta saklı olmasında yatar. Kısacası Berger, fotoğrafın zamanla etkileşimden türemesinden ötürü bu seçimin X ve Y’i fotoğraflamak değil X anının ya da Y anının fotoğrafını çekmek arasında gerçekleştiğinden ve kaydedilen şeylerin ya da nesnelerin fotoğrafta aynı öneme sahip olmasına rağmen farkın var olma ve olmama kutuplarının yoğunluğu ile ilişkili olduğundan bahseder. Ve sonrasında da fotoğrafçılığın bu iki kutup arasında gerçek anlamını bulduğuna değinir. Karar verilen X ve Y anı bir göstergeye dönüştüğünde anlam, her türlü göstergeler bütünü ve alıcısının algılama biçimi aracılığıyla anlamlandırılıp çözümlenir. Bu çözümleme kaydedilen anla, şimdiki fotoğrafa bakış arasında oluşan bir uçurumda gerçekleşir.

Dolayısıyla fotoğrafa bakıp, anlamaya çalışırken bir çok anlam ve şey devreye girer. Bir fotoğraf -bir imge değerinin olmasının yanı sıra- kişinin donanımı ve tecrübesi doğrultusunda şekillenip anlam kazanır. Berger fotoğrafın yalnızca bir imge olmadığını, aynı zamanda bir iz olduğunu ve bu izin ölünün yüzünden alınan maske gibi gerçeğin kendisinden doğrudan çıkarıldığını söyler. Fotoğrafçının istediği görüntüyü, filmin çeşidini, odağı, filtreyi, pozlama süresini, basılacak kağıdın cinsini, baskının açıklığını yada koyuluğunu seçmesine rağmen karışamadığı şey fotoğrafın bıraktığı izdir.

Aynı zamanda Berger fotoğrafın bir süreklilikten koparılmış bir süreksizlik olmasından ötürü her zaman bir belirsizlik yarattığını, hakiki içeriğinin görünmez olduğunu söyler.

Kendisi o şey olmadığı halde, o şeyi çağrıştırarak iletişim sağlayan ve bir başka şeyi temsil eden her şey bir göstergedir. Anlam herhangi bir göstergenin arkasındadır ve öğrenilmeyi bekler. Gösterge, aynı zamanda bir yokluğa mı işaret etmektedir? Berger, fotoğrafın görülmüş olanı kaydederken, daima ve doğası gereği, görünmeyene de işaret ettiğini ve sürekliliği olan bir bütünün içinden aldığı bir anı yalıttığını, korumaya alıp sunduğunu yazar.
Göstergenin anlamı kendi nesnesinin ötesinde gerçekleşerek, gördüklerimizin biçimleri ve anlamı karşısında daha baskın bir hale mi geliyor?

Fotoğraf fikrinin özü, toplumsal, kültürel birer inşa olan bir dizi göstergebilimsel sisteme dahil olsa da Berger görünümlerin sadece göstergebilimsel sisteme atıfta bulunarak çözülemeyeceğinden, bir imgenin bir diğerinin içine nüfuz ettiğinden bahseder. Dolayısı ile Berger 1970 ve 80’lerde kültürel çalışmaları ele geçiren göstergebilim çılgınlığına boyun eğmez. Berger kendini nesne ile o kadar özdeşleştirir ki bir hikaye anlatısı gibi bize sunar ve sunduğu şey nesnenin ötesine geçer. Berger hikaye anlatırken “gözlerini hayatın yüzüne dikmiş, okunabilen ne varsa okuyor” ve okurken bizim de başka bir gerçeklik ile karşılaşmamızı sağlıyor.

Fotoğraflar başka hikayelere açılan araçlar gibidirler. Bazı fotoğraflar, özellikle acının yaşandığı anların, nasıl insanı içine alıp yuttuğunu ve sonrasında keder ve öfke ile bize yetersizlik duygusu verdiğini ve başkasının çektiği acıda nasıl kaybolduğumuzdan bahseder. Bu kayıp, kişide başka izler yaratıp kendi içinde bir bağlam yaratır. Ve ayrıca, fotoğraf kaydedilen anın bağlamı korunduğu için süreklilik içinde yaşamayı sürdürebilir. Bu bağlam, fotoğrafta anlatılan yerin zamanına geçer ve bir yaşam öyküsünü barındırır. Anlatılan zaman, toplumsal bellek tarafından benimsendiğinde tarihsel zaman olur.

Fotoğraflar geçmişe ait olup, zamanın bir anını korur ve olup bitenlerin izlerini taşırlar. Bu izler, insanların kendi tarihlerini yaratma sürecine katkıda bulunurlar. Bu tarih içerisinde yer alan her türlü imge ne kadar trajik ne kadar adaletsiz olursa olsun, var olmaya devam ederler. Tam da bu nedenle fotoğraflar şimdi ve geleceğe de göndermede bulunup bir çok toplumsal, siyasi, kültürel olgu ile temas halinde bir çok şeyi barındırırlar. Bu yüzden fotoğrafı öyle bir yere oturtmamız gerekiyor ki o fotoğraf eskiden olan ile ‘şimdi olan’ın sürekliliğinin bir parçası olabilsin. Uygun bir bağlam yaratıldığında her fotoğraf bir ‘şimdi’ye de dönüşebilir. Berger an yerine fotoğrafın, oyun yerine bağlamı yeniden yaratılmasını Brecht şiiri üzerinden örneklendirir.

Yaşanan anı bu şekilde öne çıkarmalısınız yalnızca
Ve saklamamalısınız onu neyin arkasından çıkardığınızı
Katın oyununuza o peşpeşe tekrarlanışı,
O seçilenin üzerinizdeki çalışmanızı,
Gösterin böylece olayların akışını
Çalışmanızın gidişi ile içiçe,
Ve seyircinizin bu Şimdi’yi
Çok yönlü yaşamasını sağlayın böylece
Önce’den gelip uzanarak Sonra’ya
Ve bazı şeyleri duyarak yanısıra,
O yalnızca tiyatromuzda değil,
Dünyada da oturuyor aynı zamanda.

Berger bu kitapta verdiği fotoğraf örnekleri üzerinden hem fotoğrafçıyı hem fotoğrafın kullanım olanaklarını, hem de görünümlerin kendi ve kendi dışındaki şiddetinin anlamlarını, hem de fotoğrafların çekildiği dönemi (savaş, kültür, sanat vesaire) anlamamızı sağlıyor. Kitap yalın bir dille yazılmış, bir hikaye anlatıcısını andıran, sonra bir hikaye dinleyicisine dönüşen bir üslubu var Berger’in. Kısacası Berger, bir fotoğrafa nasıl bakmamız gerektiği konusunda bir yol gösterici niteliğinde.