Dilde Üslup Üstüne Notlar 3: “Daha çok ışık var bu akşam, kar yüzünden”

Dil’in “şiirsel” işlevi kendine gönderme yapar… ama Söz’ün şiirsel işlevi (üslup) –sırf yadsımak için bile olsa– başkasıyla, başkasının sözüyle, üslubuyla ilişki içinde şekillenir.

Dilde Üslup Üstüne Notlar 3:
“Daha çok ışık var bu akşam, kar yüzünden”
Tekil Olarak Üslubu Ele Almanın Olanaklılık Koşulu

Şimdiye kadar hep tümel olarak “üslup”tan söz ettik. Oysa Saussure’cülüğün nominalizme açılan bir yanı vardır ki “söz”ü incelemeyi mümkün kılan da odur. Ampirik olarak var olan, her zamanki gibi, ancak “üsluplar” (tekil olarak üslup) ve “üslupsal olan”dır (üslup özellikleri). Peki bunlar nasıl ele alınabilir? Saussure’cü bir dilbilimci için cevabı basit: “karşıtlık içinde”; bir üslup diğeriyle, bir özellik bir başka özellikle karşıtlık içinde. Peki bu ne demek? Yola çıkmak için dilbilimci ve filozofların ilham kaynağı Marcel Proust’un bir pasajına çevirelim bakışımızı.

“Flaubert’in ‘Üslubu’na Dair” yazdığı yazıda Proust, Gustave Flaubert’in üslubunu anlatmak için dilbilgisel zaman kullanımından başlayarak bir dizi örnek verir. En basitini zikredelim: Standart yazı dilinde et/ve bağlacı Fransızca’da (ve İngilizce’de) belli bir dizinin sayımında son öğeden önce kullanılırken, bu kullanımdan kaçınan Flaubert iki diziyi birbirinden ayırmak için kullanır:

Flaubert’de “ve” bağlacının işlevi dilbilgisindekinden tamamen farklıdır. Ritim ölçüsünde bir esi belirtir, bir tabloyu böler. Ayrıca “ve” kullanılması beklenen her durumda Flaubert bu bağlacı atar. Hayran olunacak nice cümlenin modeli, biçimi budur. (…) “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu” yerine bir başkası olsa: “ve yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu” derdi. Ne var ki Flaubert’in müthiş ritmi bu “ve”yi içermez. Buna karşılık, “ve”yi kullanmanın hiç kimsenin aklına gelmeyeceği yerde Flaubert “ve”yi kullanır. Bu “ve” adeta tablonun başka bir bölümünün başlayacağını, geri çekilen dalganın bir kez daha biçimleneceğini haber verir. (…) “Carrousel Meydanı oldukça sakin görünüyordu, Nantes konağı her zamanki gibi bir başına yükselmekteydi ve gerideki evler, karşıda Louvre’un kubbesi, sağdaki uzun ahşap galeri… göğün gri rengine karışmış gibiydi. Meydanın öbür ucunda ise…” Kısacası Flaubert’de “ve” daima ikincil bir cümleyi başlatır ve neredeyse hiçbir zaman bir sıralamayı tamamlamaz. (i)

Marcel Proust
Marcel Proust

Bu pasajda birbiriyle bağlantılı iki nokta üstünde durmamız gerekiyor: Birincisi, Proust’a göre bir standart var ve ondan sapma söz konusu; ikincisi, kişisel işlev ile geleneksel (Proust’un “dilbilgisindeki” dediği) işlev arasındaki ilişki Saussure’cü anlamda bir karşıtlık ilişkisidir. İkinci yazıda sözünü ettiğim Deleuze’ün üslup tasavvuru işte bu birinci nokta üzerinde yükselir. Tarihsel olarak da birinci nokta daha etkili olmuştur. Biz de ondan başlayalım: Proust’a uyarak, Flaubert’in üslubunun ayırt edici özelliklerinden birini “sıradışı” et/ve kullanımı olarak kabul edelim ve yazı dilinin edebi söylem türünde kabul gören ve kullanımına –şimdilik– “dilin üslubu” (daha doğrusu, “dilin üslup özelliklerinden biri”), Flaubert’in kullanımına ise “sapma” diyelim.

*

Üslup denen nesneyi pozitifleştirme çabalarının başlangıç noktası olarak Saussure’ün öğrencisi (ve Dersler’in yayıncısı) Charles Bally’yi kabul edebiliriz. Bally için öncelikli nesne (Saussure’cü anlamda) sözün değil, dilin (la langue) üslubudur (özellikle de “duygusal” adını verdiği öğeler), çünkü Dersler’e “Dilbilimin konusu kendi için ve kendi içinde dildir” gibi apokrif, uydurma bir formül eklemiş olan Bally, Saussure’ün aksine, “söz”ün pozitifleştirilebileceğini hayal bile edemez. Peki dilin üslubu ne ola ki? Proust’un verdiği örnek bunu açıklamaya gayet elverişli. Dil toplumsal olarak kabul görmüş kullanımlar bütünü olduğuna göre, dilin üslubu da bu bütünün üslubudur. Örneğin İngilizce ve Fransızca’nın üslubu ve bağlacının çeşitli kullanımları konusunda örtüşürken Türkçeninki örtüşmez: Türkçenin üslubu ve’yi sevmez – yazı diliyle yazar ve profesyonel okur olarak uğraşanlar bunu iyi bilir ve söz konusu bağlacı yeri geldikçe kırparlar. Buna karşılık çeşitli dönemlerde yazı dilinin adına “edebiyat” dediğimiz söylem türünde ve’nin sık kullanıldığı da olmuştur; Refik Halid Karay bu “sapma”ya –hicvetmek için– “veveleme” adını verir:

Ben bütün ömrümde bir Anadolu köylüsü, kasabalısı, hattâ İstanbul’un orta kısım ahalisi ağzından, yani hakikî halk ağzından “ve”yi işitmedim. Konuşulan Türkçede “ve” ancak süslü lâkırdıya çeşni vermek, münevver görünmek lâzım gelince yer alır; fazla tesir yapmak icap ettikçe, “ve”ler o nisbette çoğalır; “vevelemek” diyebileceğimiz bir masdar uydurmamıza lüzum gösterir! Böyle olmakla beraber artık ne yazı, ne münevver dilinden bu edatı atmamıza imkân yoktur. Fakat lisan güzelliğini korumak bakımından israfını önlemek için tedbir almamız pek lâzımdır. Son zamanlarda “ve” içinde yüzüyoruz. Hiçbir dilde “ve” anlamına gelen edat bu derece, yerli yersiz, akıl ermez bir savurganlıkla kullanılmamaktadır. Dizginleri biraz kısmaz, torbanın ağzını biraz daraltmazsak, korkarım beş, on yıl sonra “ve”leri –şimdi ara sıra yaptığımız gibi– artık her zaman cümle arasından baş tarafa geçireceğiz; hiçbir cümleye “ve”siz başlamıyacağız: “Ve nereden geliyorsunuz?”, “Ve evden geliyorum!”, “Ve bugün kar yağıyor!”, “Ve başım ağrıyor!” (ii)

Refik Halid Karay
Refik Halid Karay

Refik Halid’in muhteşem kulağı (“dil duygusu”) ve’nin yabancılaştırıcı tınısını, bu tınının olası şiirsel etkisini ıskalamıyor tabii:

Hele yeni şiirlerde “ve” demirbaş maldır; bu şiirler tam mânasile bir “veveleme”dir. Vezin zarureti olmadığı halde acaba neden hangi sebepten satırların başı ve içi “ve” ile dolu? “Ve” lâfında genç şairler nasıl bir sihir seziyorlar, bundaki keramet neresindedir? “Gidiyorum denize bakarak” satırından sonra “ve uzakta bir yelken…” satırı gelince o “ve” bu basbayağı lâkırdıyı hemen şiirleştiriyor, vezin ve kafiye boşluğunu dolduruyor, mısra yüksek, derin bir mâna mı alıyor? Öyle olmadıktan başka, fikrimce, sade dili de bozuyor, cümleye bir Frenk edasını veriyor: Gözle kulağın alışmadığı, hoşlanamıyacağı falso bir ses de sokuyor. “Ve”lere, pastalara gösterdiğimiz lüzumsuz, zararlı açgözlülükle sarıldık. (iii)

Dâvâ, “ve”nin dilimize alınmış olmasında, kalmasında değildir; suiistimale uğramasındadır. Zevk sahibi, hünerli bir muharrir, hele bir şair zaten onu iptizale uğratmaz. “Veveliyenler” ya henüz lisanına hükmedememiş yahut sebepsiz yere yüzünü, gözünü oynatan ruh hastaları gibi bunu bir “tik” haline getirmiş olan yazıcılardır. (iv)

Dillerin üslubu ve’yi sevmek ve sevmemek üzerinden bu şekilde karşıtlaştırılabilir. Bu araştırma alanı bugün daha ziyade (zevksiz olduğunu kabul etmekle birlikte çarnaçar kullanacağım) “karşıtsal” (contrastive) denen dilbilimin konusu. Türkçe alanında pek az örneği verilmiş bu uygulamalı araştırma dalı başka dillerde çevirmenler için çok kıymetli verilere ulaşıyor. (v)

Aslında başka bir araştırma alanına açıldığı ve edebi denen üslubu söz konusu etmediği için Bally’nin yaklaşımının edebi üslup üzerine eğilen araştırmacılar arasında pek takipçisi olmaz. Buna karşılık, yöntemini Bally ile karşıtlık içinde, bir bakıma ona tepkiyle geliştiren Leo Spitzer dili değil sözü nesneleştirmeye çalışır ve hareket noktalarından biri von Humboldt’ken diğeri Marcel Proust’un zikrettiğimiz yazısı olur. (vi) Bir yazarın üslubundan söz etmek için, üslubu hakkında konuşmak için, dilin üslubundan değil “söz”deki sapmalardan yola çıkmak gerekir; belli bir kullanım, yazarın üslubu için “etimon”dur – yani metnin, eserin, üslubun kökeni… Her şeyi açıklayabilecek bir güce sahiptir. Basit bir örnek vermek gerekirse: Albert Camus’nün Yabancı’da anlatı için geleneksel olarak uygun görülen basit geçmiş zaman yerine birleşik geçmiş zamanı kullanmış olmasından yola çıkmak. Türkçe’den bir örnek vermek gerekirse: Ece Ayhan’ın şiirinde kişisel neolojizm veya bohça-sözcüklerden (“cehennet”), Türkçe sözdiziminin kırılmasından (“bakışsız bir kedi kara”), eskicil öğelerden (“yort savul”) yola çıkmak… Tabii sapmalardan söz etmek için, önce standardı (normu) bilmek gerekir.

*

Zurnanın zırt dediği yer de burası: Standart nasıl saptanacak? Proust ve takipçileri yazı diline dair kişisel izlenimlerini esas alırlar ama dilbilimci bunu yapabilir mi?

Standarttan ve sapmadan söz etmek için önce eşzamanlı bir standart saptamak şart: yazı dili. Ama bu yetmez, çünkü tek-zamanlı standart yazı dili içinde birçok “söylem türü” barınır: Örneğin “edebiyat eleştirisi” denen söylem türü ile “köşe yazısı” denen arasında gramer dışında ortak bir unsur bulunamayabilir. Dolayısıyla sapma diye bir şey varsa eğer, ancak tek-zamanlı bir standart dilin belli bir söylem türü içinde sapma olarak ele alınabilir. Örnek için mikrofonumuzu Nabokov’a uzatıyoruz:

Kafka’nın en çok etkilendiği edebiyatçı Flaubert’di. Güzel düzyazıyı göklere çıkaran Flaubert, ömrü vefa etseydi, Kafka’nın kullandığı araçla ilgili tutumunu ayakta alkışlardı. Kafka kullandığı kelimeleri hukuk ve bilim dillerinden almayı, onlara ironik bir kesinlik yüklemeyi, yazarın özel duygularını araya katmamayı seviyordu; Flaubert’in özel bir şiirsel etki elde etmesini sağlayan yöntem de tam olarak buydu. (vii)

Demek ki Kafka’nın edebi söyleminin sözvarlığı betimlenirken hukuk, bilim gibi söylem türlerine ait sözcüklerin yanına koyacağımız (+) işareti üslubunun, adına Kafka denen sapmanın ayırt edici özelliklerinden biri olabilir.
İkinci sorun ise söz konusu bakış açısının “standart kullanım”ı bir nevi üslupsuzluk olarak varsaymasıdır. Bu bakış açısına göre üslubun önkoşulu, Roman Jakobson’un anladığı anlamda dilin “şiirsel” işlevidir: Yani, dilin kendi kendine gönderme yapması. “Şiirsel” işleve dayanmayan dil kullanımınınsa üslubu yoktur; böyle bir kullanım nötrdür, saydamdır, görülmeden geçilir. Üslup ise dikkat çeker, “Ben buradayım,” der. Geçit vermez olduğu da vakidir. (viii)

Karşı çıkanlara göre, sapmayı belirginleştirmek için başvurulan standart kullanımın üslupsuz olduğu iddiası kabul edilemeyecek bir önermedir. Her metnin bir üslubu olduğunu varsayar onlar. Yazarın üslubunun standarttan sapma değil, seçenekler içinde yapılan tercihlerle şekillenmiş bir çeşitleme/farklılaşma (choix ve variation) olduğunu öne sürerler. Türkçeden çok basit bir örnek verelim: Fakat, ama, lakin, amma ve lakin gibi seçenekler arasından yapılan tercihe göre şekillenir üslup. Fakat, ama tercihleri daha yaygındır; lakin, amma ve lakin tercihleriyse beraberlerinde bir “farklılaşma” getirir: eskicillik (+).

Bu noktada “farklılaşma”nın da bir nevi “sapma” olup olmadığı sorusu geliyor akla. Farklılaştırıcı tercih, nötr olmasa da yaygın pratikten (bir bakıma “standart”tan) sapmıyor mu? Bana öyle geliyor ki “farklılaşma” kavramıyla birlikte iki bakış açısı kısmen kesişiyor – ama önemli bir fark (uyarı) arada durmaya devam ediyor: “Standart kullanım” nötr değildir!

Bu ikinci bakış açısına göre üslup, farklılaştırıcı ve benzeştirici tercihlerin bileşimidir. Örnek olarak Orhan Koçak’ın şiirle ilgili yazılarına bakmak mümkün: Koçak, standart yazı dilindeki yani kullanımının yanı sıra farklılaştırıcı bir demek tercihine başvuruyor. Bu durumda işbu anlambirim çerçevesinde Koçak’ın üslubu, yani + demek tercihiyle; bir başka deyişle, sadece sapmanın farkıyla değil, aynı zamanda standardın tekrarıyla tanımlanır. Bu örnek çerçevesinde kaldığımız ölçüde de Koçak’ın üslubu, başka bir üslubun yani + Ø (sıfır gösteren: daha basit bir deyişle, demek’in “yani” anlamında kullanılmaması) tercihine karşıtlığıyla betimlenebilir. (ix)

İki bakış açısının birleştiği yerler de var: belli bir üslubun ayırt edici özelliğini saptamak için “tekrar”a bel bağlamak gibi. Bir kez rastlanan bir dil kullanımı, üslup özelliği sayılamaz. (Örneğin yukarıda sözü edilen ve kullanımına bir kez rastlansaydı, Flaubert’in üslubunun bir parçası olarak zikredilebilir miydi?) Üslup özelliği, ilk bakış açısına göre farkın tekrarıdır (zaman içinde özdeşlik anlamında), ikincisine göreyse hem farkın hem tekrarın (yani farksızın, özdeşin: standardın, normun, yaygın olanın, vb.) tekrarı.

İkinci bakış açısına göre üslubun önkoşulu, bilincin (tercihlerin bilinçli olarak yapılmasının) yanı sıra seçeneklerin bilgisine vâkıf olmaktır. Fakat, ama, lakin, amma ve lakin’i bilmeden aralarında bir tercih yapmak mümkün değildir – burası aşikâr. Dolayısıyla üslup, bilinenler arasında yapılan tercihlerden oluşur. Bu noktada yukarıda “standart kullanım” için söz konusu olan zorluk, ikinci bakış açısının “bilinenler” varsayımı için de geçerli: Tercih edilmeyenlerin bilinmediğini varsaymak anlamsız olacağına göre, yazarın bildiği seçenekler nasıl saptanacak? Yoksa dildeki bütün seçenekleri bildiği mi varsayılacak?

Gerek bu iki dilbilimsel yaklaşıma gerekse Deleuze’ün yine Proust kaynaklı “yabancı dil olarak üslup” tasavvuruna göre üslubun örtük önkoşulu bilinçtir. (x) Üslup bilinci varsayar, ama sadece öz-bilinci değil, başkasına dair bir bilinci de. Başkasının üslubuna dair bir bilinci. Standarttan sapmak veya tercihlerle farklılaşmak için standardı bilmek (veya, en azından, onun farkında olmak) gerekir. Sapmaya bir bilincin eşlik etmesi kaçınılmaz. (xi)

Michel Foucault
Michel Foucault

Üsluba eşlik eden bilinci açımlamak için Jakobson’un dilin “şiirsel” işleviyle ilgili tanımını Michel Foucault’nun tanımladığı edebiyat işlemleriyle birleştirebiliriz:

Var olduğundan beri, 19. yüzyıldan beri, Batı kültürüne şu anda sorguladığımız şu tuhaf figürü sunduğundan beri edebiyat kendine belli bir görev biçer: Tam da edebiyatın öldürülmesidir bu görev. (…) 19. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ardışıklık ilişkisi bir bakıma çok daha sabahçı bir ilişkidir, edebiyatın hem gerçekleşmesi hem de ilk öldürülüşüdür. (…) Edebiyatın 19. yüzyıldaki tarihselliği mecburen bizzat edebiyatın reddedilmesinden geçer (…). Her bir yeni edebiyat edimi (…) en az dört olumsuzlama, dört ret, dört öldürme girişimi içerimler: Birincisi, başkalarının edebiyatını reddetmek; ikincisi, başkalarının edebiyat yapma hakkını bile reddetmek, başkalarının eserlerinin edebiyat olduğuna karşı çıkmak; üçüncüsü, kendinin edebiyat yapma hakkını reddetmek, bu hakka karşı çıkmak; sonuncusu, edebi dil kullanımında edebiyatın sistematik ve tam olarak öldürülüşünden başka bir şey yapmayı veya söylemeyi reddetmek. (xii)

Evet, dil’in “şiirsel” işlevi kendine gönderme yapar, “Bana bak, benim dilime bak,” der; şeffaf olana bir yoğunluk, bir kalınlık kazandırır, ama söz’ün şiirsel işlevi (üslup) –sırf yadsımak için bile olsa– başkasıyla, başkasının sözüyle, üslubuyla ilişki içinde şekillenir. Dolayısıyla da ona ex negativo gönderme yapar. Nasıl ki edebi söylem türü başka söylem türlerini olumsuzlar, onların edebi olmadığını koyutlarsa, bir yazarın üslubu da –edebi söylem içinde bireysel olacaksa– başka yazarların üsluplarını olumsuzlamak durumundadır.

*

1960’lardan itibaren, dilbilim ve ondan feyz alan akademik disiplinler gelişip serpildikçe tartışmalar derinleşti. Ben olumsuz sonuçlanmış bu “standart kullanım” arayışının ve “farklılaşma” temasının daha fazla ayrıntısına girmeyeceğim. (xiii) Standartla ilgili üç not düşmekle yetineceğim:

1) Dilbilimcilerin “standart kullanım” kavramını araştırmalarının dışında bırakmalarının (anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum) nedeni ontolojik olmaktan ziyade epistemolojiktir: “Standard kullanım,” dilbilgisi kuralının aksine, konuşma öznesinin bilincine dayandırılamıyor, (xiv) dolayısıyla da bir yanlışlanabilirlik temeli bulunamıyor. Ama bu ilişkiyi tersine çevirmek, yani epistemolojik olanı ontolojik düzleme taşımak önemli bir mantık hatası olur: Sırf bilimsel anlamda bilinemiyor, bir başka deyişle pozitifleştirilemiyor diye, “standart kullanım” gibi bir şeyin hiç var olmadığı öne sürülemez.

2) Proust’un yazısında örtük olarak bulunan norm veya “standart kullanım” kavramını, bizatihi kendisi olarak okumak elbette meşru bir yorum ve 50 yıl kadar bunun ampirik temelini araştırmak elbette saygın bir çaba. Ama bu egemen okumanın bir başka okuma imkânını gölgede bıraktığını da düşünebiliriz: Proust için “standart kullanım”, belki de sadece karşı(t)laştırma için gerekli bir unsura duyulan ihtiyacı karşılıyordu; sadece bir “fon,” sadece bir arka plandı belki. Pekâlâ Flaubert’in kullanımını Balzac’ınkiyle de karşılaştırabilecekken hasta yatağında kolayına geldiği için böyle bir hayalet yaratmış ve onunla karşılaştırmıştı. Çünkü Proust üslup özelliğinin ancak karşıtlık içinde var olacağını, tekil olarak üslubun ele alınmasının önkoşulunun bir üslubun bir başka üslupla karşılaştırılması olduğunu seziyordu. Önerdiğim bu okumanın tarihsel olguya tekabül edip etmediğinin bir önemi yok, çünkü asıl demek istediğim şu: Biz “standart kullanım”a böyle bir değer yükleyebiliriz. Örneğin yeni-Saussure’cü dilbilimci Simon Bouquet, Yves Bonnefoy’nın şiirini ele alırken karşıtlık için “standart” bir dil durumu, kendi deyimiyle bir dil oyunu hayal ediyor:

Daha çok ışık var bu akşam
Kar yüzünden.
Sanırsın ki yapraklar yanıyor, kapının önünde,
Attığımız odun da ıslak. (“Kar”, Ce qui fut sans lumière)

Bu dörtlükteki şiirsel söylemi netleştirmek için Bouquet, sesteş bir dizi sözce kurar: Karlı bir kış akşamı köylü bir yaşlı çift kendi arasında konuşmaktadır; kadının “Çok tuhaf bu akşam. Oda her zamankinden daha aydınlık değil mi? Ya bu gürültü nereden geliyor? Şöminedeki şu lanet ateş de tutuşmak bilmiyor ha!…” sözüne cevaben adam “Daha çok ışık var bu akşam, kar yüzünden. Sanırsın ki yapraklar yanıyor, kapının önünde, attığımız odun da ıslak,” der. (xv) Diyebiliriz ki Proust “dilbilgisel işlev” adını verdiği şeyi ister kendi yaratmış olsun, isterse böyle bir şey ampirik olarak var olsun, söz konusu işlev her şeyden önce bu kurmacadaki gibi Saussure’cü karşıtlık ihtiyacını karşılar. “Standart kullanım”a karşıtlık için gerekli kurmaca muamelesi yapmayı öneren bu potansiyel yorumun bu kadar geç ortaya çıkmasını, kendi adıma, yeni-Saussure’cülükten önceki stilistiğin bir eksiği sayıyorum.

3) Peki böyle bir perspektif için “standart kullanım” tam olarak nedir? Kısaca cevaplayacak olursak: Sağduyuya dayalı bir varsayım – yani, tıpkı benzerleri gibi, dolaysız gözleme dayalı, geçici olarak işgörür ama rasyonel eleştiriye muhtaç bir varsayım. Bir bakıma, bir çalışma hipotezi.

O halde Proust’un pasajının ilham ettiği birinci okumanın çıkmaza girmesinin ve ikinci bir okumanın olanaklı olmasının doğruladığı sonuç şu: Bir üslup ancak bir başka üslupla karşıtlık içinde ele alınabilir. Saussure’cüler için bu epistemolojik önerme aynı zamanda ontolojik bir önermedir (çünkü dilin epistemolojisinden başka ontolojisi yoktur, bir başka deyişle: “Bakış açısı nesneyi yaratır” hatta –görünen o ki– bakış açısı nesnenin ta kendisidir): Bir üslup ancak bir başka üslupla karşıtlık içinde ele alınabilir, çünkü bir üslup ancak bir başka üslupla karşıtlık içinde var olur. (Burada üslup kelimelerinin yerine gösterge kelimelerini geçirdiğimizde tamı tamına Saussure’cü bir önerme elde ederiz.)

 

Dipnotlar

(i) Marcel Proust, Edebiyat ve Sanat Yazıları, çev. Roza Hakmen, İstanbul: YKY, 2015, s. 43. (Altını ben çizdim.)

(ii)Refik Halid Karay, Türkçenin Tadı ve Ahengi, haz. Tuncay Birkan, İstanbul: İnkılap, 2015, s. 303-04.

(iii) Refik Halid Karay, a.y.

(iv) Karay, a.g.y., s. 310.

(v) Yeri gelmişken, çeviri pratiğine dair bir not da düşmek istiyorum: Bu kavramları verili kabul edersek (ki pratikte epey işimizi görürler), çeviride kaynak-dilin üslubu hedef-dilin üslubuna uydurulmak zorundadır, ama kaynak metinde yazara ait “sapma”ların hedef metinde de sapmayla karşılanması gerekir. Geçerken Türkçeye çevirilerde “dilin üslubu” ile ilgili sorunların azalması için “karşıtsal” denen türden dilbilgisel çalışmalara ihtiyaç olduğuna da işaret edeyim. Çeviride ve meselesinin “dilin üslubu” açısından ele alındığı bir yazı için bkz. Tuncay Birkan, “And/Und/Et= Ve” Denklemi Yanlıştır, http://Cevbir.Net/Andundet-Ve-Denklemi-Yanlistir (son erişim: 18 Aralık 20015). Dilin üslup özelliklerine, bu konudaki “kabul edilebilirlik” normlarına uymayan çevirilere Murathan Mungan çok duyarlı, notlarında sık sık değiniyor: Örneğin, bir filmin altyazı çevirisinde karşılaştığı “Kaç yıldır ölü?” karşılığının doğrusunun “Öleli kaç yıl oldu?” idiğine işaret ediyor (M. Mungan, 189 Sayfa, İstanbul: Metis, s. 162). Mungan’ın çeşitli kitaplarındaki değiniler hedef-dilin normlarını araştıran biri için başlı başına bir inceleme konusu olabilir.

(vi) Spitzer’in yöntemi hakkında Türkçe bir inceleme için bkz. Savaş Kılıç, “Türkiye’de İlk Stilistik Çalışmaları: Leo Spitzer ve İzleyicileri”, Varlık, Ağustos, 2005, s. 84-89; e-versiyonu için bkz. https://www.academia.edu/19937281/T%C3%BCrkiyede_%C4%B0lk_Stilistik_%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1_Leo_Spitzer_ve_%C4%B0zleyicileri

(vii) V. Nabokov, “Dönüşüm”, çev. Savaş Kılıç, bkz. Franz Kafka, Dönüşüm içinde, çev. Vedat Çorlu, İstanbul: İthaki, 2014, s. 90 (altını ben çizdim).

(viii) Deleuze, ikinci yazıda zikrettiğim, “Üslup, üslupsuz denenlerin özelliğidir” sözüyle işte bu anlayışa itiraz etmektedir: “Ben buradayım” demeyen (yani, kendini gözle görülür bir süs olarak sunmayan) bir üslup da mümkündür, hatta ona göre asıl üslup budur.

(ix) “Demek”in bu kullanımına başkalarında da rastlandıkça, bir toplumdile yayıldıkça, aydın neolojizmi diyebiliriz. Bir gün bütün dile yayılırsa, dil düzeyinde sözvarlığına anlam açısından yeni bir öğe eklenmiş olacak; Saussurecü “Dilde değişim bireysel inisiyatifle başlar, taklitle gerçekleşir” önermesinin bir örneğini göreceğiz.

(x) Üç yaklaşımın en temel ortak noktasıysa birinci yazıda formüle etmeye çalıştığım “içeriğin tözü sabit kalırken göstergenin değiştirilebileceği” varsayımıdır.

(xi) Öyle görünüyor ki üslup üstüne düşünmüş bir şair olan Nedim’in şu sevimli böbürlenmesi bir saptamayı, belki ondan da çok bir ideali anlatır: “Malûmdur benim sühânım mahlas istemez.” Mahlas/imza istemeyecek kadar malum, yani sapmış ve saptığının bilincinde olan bireydil (sühan=parole)… – edebi söylem türünün ideali işte budur.

(xii) Michel Foucault, Büyük Yabancı, çev. Savaş Kılıç, İstanbul, Metis, 2015, s. 66-67.
(xiii) Bu konuda şu güzel, dolu dolu yazılara bkz. Philippe Hamon, “Note sur les notions de norme et de lisibilité en stylistique”, Littérature, no. 14, 1974, s. 114-22; Nicole Gueunier, “La pertinence de la notion d’écart en stylistique”, Langue française, no. 3, 1969, s. 34-45.

(xiv) “Konuşma öznesinin bilinci” kavramı ve epistemolojik işlevi için bkz. Simon Bouquet, Introduction à la lecture de Saussure, Paris, Payot, 1997, s. 117-24.

(xv) Bkz. Simon Bouquet, « Un éclairage néosaussurien de la notion de ‘sens ouvert’ », [Çevrimiçi], c. XVII – no. 4 (2012), haz. Audrey Moutat, http://www.revue-texto.net/index.php?id=3095 (son erişim tarihi: 26 Aralık 2015). Şiirsel söylemin –konumuz dolayısıyla şimdilik– “standart” diyebileceğimiz söylemle karşıtlık içinde belirlenen özellikleri de şunlardır: “ışık” (çokanlamlılık: şiir +, standart –), zamansal-mekânsal gönderim (şiir –, standart +), öyküleme (şiir +, standart –).