Güçoburlar: Benliğimize Sızan İktidara Dair Öyküler

“adımı unuttum

adı olmayan yerlerde

geçip gidenlere bakarak”

Asaf Halet Çelebi

 

Derleme kitaplar üzerine düşünürken aklıma gelen şeylerden ilki, kitaptaki bütünlüğün inşa edilmesi sürecinin nasıl sağlandığı yönündeki sorulardır. Derleme kitap okumak, birbirinden farklı öykülerin yer aldığı bir kitap okuması yapmakla aynı şey değildir. Dolayısıyla da derleme kitaplarla tanışıklıklarımızın kendine has özellikleri olmak durumundadır. Her bir yazarın dili kullanımındaki inceliklerin farkı, üslup farklılıkları ve öyküyle okuyucu arasında kurulacak ilişkinin ‘uyumsuzluk’ kavramıyla değil, çok-seslilik kavramıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Ben de bu yazıda, bir derleme olan Güçoburlar’ı sıkı sıkıya bağlı olduğum okuma ve eleştirme alışkanlıklarımın dışına çıkarak, derlemelerdeki çok-sesliliği göğüsleyen cesareti selamlayarak yazmak niyetindeyim.

Aslı Tohumcu ve Kutlukhan Kutlu’nun derlediği kitaba 15 farklı yazar öyküleriyle iştirak etmiş. Her öyküyle, dünyanın daha iyi bir yer olması uğruna feda edilenlerin acısını hissediyor ve bu kuyudan çıkışın nasıl olacağını tarif eden kıssalarla vedalaşıyoruz. Bu sebeple bir okuyucu olarak, öykü olarak adlandırdığımız bu küçük patikaların bazılarını, eskilerin ‘mesel’ dediği yol göstericilere de benzetiyorum. Birbirinden farklı iç dinamiklere ve kıssalara sahip olan bu ‘mesel’lerle kitap boyunca kimi zaman umudumuzu diriltiyoruz, kimi zaman da bir iç çekişle kaybettiklerimizi anımsıyoruz.

Kitabın ismindeki Güçobur kavramı, Tatar Mitolojisin’deki Obur isimli yaratıktan esinlenerek türetilmiş ve kitaba katkıda bulunan yazarlardan Mehmet Berk Yaltırık’ın öyküsüyle aynı adı taşıyor. Kitapları öykülerin bazıları distopik özelliklere sahip; bu öyküler,  baskının ve korkunun kokusunun hissedildiği dünyalarda ve dolayısıyla mutlu sonların çok uzağında kalarak bitiyor. Birkaç öyküdeyse, bir aradalığın gücünün kazandığı, diktatörün kaybettiği ve zulmün son bulduğu mutlu dünyalarda karşılaşıyoruz.

Kitapta çok etkilendiğim ve kurgusu karşısında hayranlık duyduğum birkaç öykü var. Hakan Bıçakcı’nın Faruk Efendi’sinin güce yakınlaştıkça değişen dünyası, Mine Söğüt’ün bir delinin yüzünden saçlarını kurban eden Alexandra’sı, Mehmet Berk Yaltırık’ın hükmetmek için doğmuş ve gücün getirdiklerinin dışına çıkmayı aklından bile geçirmemiş Güçobur’u, Nermin Yıldırım’ın bir gün mutlaka cezasını çekecek olan, çok ahlar almış ‘beklenen’i, Aslı Tohumcu’nun kadınla büyüyen, kadınla derinleşen, kadınla unutan ‘Hafıza’sı ve Neslihan Önderoğlu’nun Jose’si; kitapta yer alan bu öyküler ve onların kahramanlarıyla kitabı bitirdikten sonra bir süre daha sohbetimiz devam etti. Kiminin öfkeden doğan sözlerinden etkilendim, kiminin muktedire teslim oluşundaki doğallıktan tedirgin oldum, kimine “Başaracaksınız, şimdi değilse de bir gün başaracaksınız!” diye fısıldadım.

Hayran olduğum bu öykülerin ve kurguların yanında, kitapta öyküsü bulunan ‘çok tanınmış’ yazarların bazılarının öykülerini okuduğumda, Türkiye’deki baskıcı iktidarı eleştirmek sevdasıyla, öykülerin direk yoldan bir eleştiri malzemesine dönüştüğünü ve edebi yönden birçok eksiği bulunduğunu söylemek zorundayım. Güncel  politik sorunların sanatın, fotoğrafın, romanın, öykünün içine sızmasına değil sözüm; tam tersine, politik olanın hayatın ve üretimin her alanında kendine söz söyleme patikaları bulması gerektiğini düşünenlerdenim. Ancak Güçoburlar’da yer alan bazı öykülerde mevcut diktatörün eleştirisi, öykülerin derinleşmesinin önüne geçmiş ve yazarın üslubunun sesinin duyulmasını engellemiş. Söylemek istediğini bir an önce ve ‘bağırarak’ söyleyen, sonra da arkasına bakmadan uzaklaşan öyküler bunlar; bu öykülerdeki karakterlerle sohbet edecek vaktiniz olmuyor, sloganlaşmış cümlelere benzeyen diyalogları ve diktatörün neden böyle bir güç sevdalısı olduğu sorusuna cevap olarak sunulan alışılmış varsayımlarıyla okuyucuya yeni bir şey sunmuyor; hatta bu kurgu ve diyalog kalıpları sebebiyle bir çırpıda öykünün sonuna gelmiş olan okuyucu “Ben buraya nasıl sürüklendim?” diye sormak durumunda kalıyor.

Kitap kapağını başarısız bulduğumu söylemek zorundayım. Kitap kapaklarıyla ilgili çeşitliliğin arttığı, kitap kapaklarında yaratıcı çizerlerin çalışmalarıyla buluştuğumuz yayıncılık dünyasında siyah zemin üzerine kırmızı yazıyla, kitaba katkıda bulunan yazarların isimlerinin yazılmasını epey can sıkıcı olarak nitelendiriyorum. Bu ‘grafik bilmez/ tasarımdan anlamaz’ okuyucu halimle, benim bile Güçoburlar isminin yaratıcılığı karşısında aklıma kapakta olabilecek çalışmalar üşüşüyor. Yayınevinin neden böylesi özensiz bir kararla ilerlediğini merak etmeden edemiyorum.

Güçoburlar, muktedirle tehlikeli yakınlaşmalarımızın farkına varmamızı sağlıyor. Bizi, gündelik hayatımızda patronlarımızla olan ilişkimizdeki algı ve eylem biçimimiz üzerine düşündürüyor, algı biçimlerimiz ve eylemlerimizin büyük resme yansımalarıyla yüzleştiriyor. Yukarıda bahsettiklerimle birlikte, bir okur olarak ben, daha önce okuru olma fırsatını bulamadığım yazarlarla bu kitap vasıtasıyla tanışma imkânı bulmuş olmanın keyfini çıkarıyorum. Ancak kitap kapağı ile ilgili hepimizi meraklandıran soru, zihnimde uzun süre güncelliğini korumaya devam edecek.