Bowie’ye Veda: Yıldız Tozları

Bowie yakalandığı hastalığı sakladığı için, elli yıl öncesini aratmayan üretkenliği ve enerjisiyle sanatını icra etmeye devam ettiği ama en önemlisi, herkesin imgesinde bir uzaylı, vampir, ölümsüzlük abidesi olarak yer ettiği için ölümüne en hazırlıksız yakalandığımız kişi oldu. Saçtığı yıldız tozları üzerimizde, donakaldık.

“Bowie henüz ölmemişti. Biz de ölmemiştik. Ölümle uzaktan veya yakından alakamız bile yoktu. Güneş, yağmur, ateş, ben ve sen var olduğu sürece.”

Bu satırlar Simon Critchley’nin David Bowie üzerine yazdığı o minik ve dev, son derece kişisel, felsefi kitaptan. Ve bu yazı da Critchley’nin kitabına dair bir yazı olacaktı; Bowie henüz ölmemişti. Bu yazı yazılana değin Bowie, 69. yaşına girdi, aynı gün müzik kariyerinin son albümünü yayınladı, iki gün sonra ise birçoklarının ifadesiyle bir zamanlar geldiği uzay gemisiyle tekrar uzayın derinliklerine döndü, yeryüzüne yıldız tozlarını serperek…

Yakalandığı hastalığı sakladığı için, elli yıl öncesini aratmayan üretkenliği ve enerjisiyle sanatını icra etmeye devam ettiği ama en önemlisi, herkesin imgesinde bir uzaylı, vampir, ölümsüzlük abidesi olarak yer ettiği için ölümüne en hazırlıksız yakalandığımız kişi oldu. Saçtığı yıldız tozları üzerimizde, donakaldık.

david-bowie_sq-66086d99e37fd27ae553ab83e68d2199e3264359-s300-c85

Ölümünün hemen ertesinde bir hayranı, “Eğer üzgünseniz, dünyanın 4.543 milyon yaşında olduğunu ve bir şekilde David Bowie ile aynı zamanda var olmayı başardığınızı hatırlayın, yeter,” diyordu Twitter’da. Sosyal medyada ölüm haberi karşısında yaşadığım şoku ve üzüntüyü paylaşmaya çalışırken, iletilerimin altına abilerim ve ablalarımdan, “Çok üzüldüm, bizim dönemin adamıydı,” yorumları geliyordu. Üşendim hepsine tek tek cevap yazmaya. Burada açayım: Bowie her dönemin adamıydı (ya da hiçbir dönemin adamı değildi). Sadece elli yıldır aktif bir şekilde sanatını icra ettiği için değil. Başta müzik olmak üzere yaptığı her yeni işte, her yeni varoluş biçiminde zaman dilimlerini ve düşünce sınırlarını zorladığı için eşsiz ve etki alanı muazzam bir yıldızdı; yıldızın “şöhret” anlamında değil, sözcüğün metaforik anlamında. Kimileri 60’ların sonu ve 70’lerde girmişti onun etki alanına, kimi de benim gibi 80’lerde. Ama Bowie’nin adım attığı her dönem tarihsel bir noktada takılıp kalmıyor, kendinden sonraki döneme de etkisini bırakıyor; yaratısı belki de “eklektik” diyebileceğimiz bir çığa dönüşüyordu.

bowie

Ben 80’lerde Almanya’da bir çocukken, Kreuzberg ve Neuköln henüz neo-hipster, elit ve sözde marjinal bir diyar olmamıştı. Türk işçilerinin yaşadığı getto Neuköln’de kariyerinin bir başka cevherini üreten Bowie’nin 70’lerde bıraktığı aura, biz duvar diplerinde oynarken de, ergenlik gelip çattığında bir yandan Christiane F. okuyup izlerken, bir yandan Zeki Müren dinleyen tuhaf gurbetçi gençleriyken de parıldaya parıldaya geziniyor ve üzerimize tozlar serpiyordu.

Simon Critchley’nin David Bowie kitabı, Bowie’nin sadece hayatın belli bir genç isyankar dönemine ya da belli bir nesle hitap etmekle sınırlı yetide bir ikon olmadığı gerçeğini pekiştiren kitaplardan biri. Bir hayran olarak Bowie’yle kurduğu ilişkiyi, felsefi algısıyla yoğurması, bize Bowie’nin ve hayran olduğumuz başka sanatçıların varoluşları ve eserleriyle nasıl bir ilişki kurduğumuzu düşündürdüğü gibi, kendi varoluşumuz ve dünyayla kurduğumuz ilişki üzerine de tefekkür kapıları açıyor. David Bowie’yi düşünüyorum, öyleyse çocukluğumdan bugüne kendimi de düşünüyorum çünkü tıpkı Critchley’de olduğu gibi hayatımın bugüne kadar olan her evresine onun şarkıları eşlik ediyor, Bowie’nin kendisi hayatımın film müziği gibi çalmaya devam ediyor. Bu soundtrack’i bir Simon Critchley olmadığım ve asıl anlatmak istediklerim kendi kişisel yolculuğum olmadığı için burada anlatmayacağım çünkü Critchley’nin Bowie üzerinden “kendin” olmaya da dair neler düşündürebildiğini vurgulamak amacım.

boie - kapak

Critchley, Bowie’yi ele alırken hiçlik ve her şey kavramlarını kendisine belirleyici unsur olarak seçiyor. Bowie’nin sürekli yapaylığının ve sahteliğinin bilincinde kışkırtıcı yeni personalara bürünürken aslında bir hakikat peşinde koştuğunu savunuyor ve bunu bir nevi “hiçlik” kavramıyla ilişkilendiriyor. Tıpkı Picasso’nun “Sanatçı hakikat peşinde koşarken bize yalanlar söyleyen kişidir” minvalindeki sözlerine benzer bir biçimde. Bowie ise Heroes’da ne diyordu? “We’re nothing and nothing can help us. / Biz hiçiz ve hiçlik bize yardım edebilir.” Critchley, Bowie’de gördüğü hiçlik algısının felsefi olarak kabul edilmiş nihilizm ya da varoluşsal bir saçma’yla ilişkili olmadığının da altını çiziyor, ki bu önemli bir nüans. Büchner’in Danton’unun “doğmayı bekleyen dünya-tanrısı olarak gördüğü hiçlik” (das Nichts ist das zu gebärende Weltgott) sanki Bowie’nin gördüğü, beklediği ve bu bekleyişini, tefekkürünü sürekli sanatsal yaratıya dönüştürerek geçirmesi söz konusu. Patti Smith de son çıkan kitabı M Treni’ne hiçbir şey hakkında yazmanın zorluğundan dem vurarak başlıyordu. Bowie ile ikisi tam olarak aynı şeyden mi bahsediyorlardı, bilemeyiz ama her ikisinin de bir koltukta mutlu mesut oturamadıklarını, içlerinde sürekli bir değişimin kıpırdandığını, bu değişimin bir anlama doğru sürekli devindiğini, bu anlama yaklaştıkça da ölüm ve uzay gibi akıl sınırlarımızı aşan bir hiçliğe yaklaşıldığını düşünüyorum.

Bowie bu tefekkür sürecini ve eylemlerini, bazen Ziggy Stardust, bazen Major Tom, bazen bir keşiş, bazen bir disko yıldızı, bazen bir uyuşturucu bağımlısı, bazen yıkılması arzulanan duvarlara ve ara sokaklara ağıt yakan farklı kişilikler görünümünde bizimle paylaştığı için gerçek bir sanatçı. Her gün yaşadığımız distopyayı gördüğü ve bizleri sürekli değişime teşvik ettiği için gerçek bir sanatçı. Ve elbette Critchley’nin bize hatırlattığı üzere, Danton gibi, son kahvesini içtikten sonra sevgilisiyle Wansee gölüne bir daha çıkmamacasına süzülen Kleist gibi, Bowie’nin bizzat kendi elleriyle öldürdüğü Ziggy gibi, Bowie’nin kendisi de bir gün ölmek zorundaydı, hepimiz gibi.

Bowie üzerine dünyada yazılmış kitaplardan Türkçeye çevrilen kitap sayısı yok denecek kadar az. Simon Critchley’nin David Bowie’si bu anlamda daha da önem kazanıyor. Bu vesileyle Bowie üzerine yazılmış kitaplardan bir derleme denemesi yapıyor ve Türkçeye çevrilmeleri için açık çağırıda bulunuyorum.

The Complete David Bowie, Nicholas Pegg: Özellikle Bowie’nin müziğine odaklanmak isteyenler için temel eser.

David Bowie: The Pitt Report, Kenneth Pitt: Bowie’nin 60’ların sonundaki menajeri Pitt tarafından yazılmış, kısa ama belirleyici bir dönemi anlatıyor.

Moonage Daydream: The Life and Times of Ziggy Stardust, Mick Rock: Bowie’nin resmi fotoğrafçısı Rock’ın birebir tanıklık ettiği Ziggy Stardust dönemine bakış; Lou Reed, Mick Jagger ve Iggy Pop’lu bir sosyalleşme.

Hallo SpaceBoy: The Rebirth of David Bowie, David Thompson: Bowie’nin sözde çöküntüye uğradığı 80’ler sonrasında Zümrüdüanka misali geri dönüşünün hikayesi ve analizi.

David Bowie Is, Victoria Broackes, Geoffrey Marsh: Bowie’nin tüm performanslarını yansıtan kostüm, belge, kişisel sanat eserleri, kısacası çağdaş sanatçılara ilham olan ve Londra, Paris, Berlin ve pek çok şehirde sergi haline gelen atom parçalarından mütevellit retrospektif şölenin kitabı.

David Bowie: Critical Perspectives, Eoin Devereux, Aileen Dillane, Martin Power: Bowie’nin sanatına psikoloji, oryantalizm, performans sanatı, gender, popüler kültür çalışmaları gibi farklı disiplinlerden makalelerle akademik bir yaklaşımla bakmak için.

Bowie on Bowie: Interviews and Encounters with David Bowie, Sean Egan: Bowie’yi kendi ağzından dinlemek için.

Starman: David Bowie-The Definitive Biography, Paul Tyrnka: Blackstar’dan bir önceki albümü The Next Day’in yayınlanmasını da kapsayan en güncel ve güzel biyografilerden biri.

Strange Fascination: David Bowie: The Definitive Story, David Buckley: Mojo, Guardian ve Marc Almond’dan onaylı gerçekten tanımlayıcı ve kapsamlı bir biyografi.

Bowie in Berlin: A New Career In A New Town, Thomas Jerome Seabrook: Bowie’nin pek çokları için çok özel üç albümünü kaydettiği Berlin deneyimine ve ruhuna tanıklık etmek için.

bowie-lead1